civar köyler

1 Kasım 2012 Perşembe

Kaplumbağa müziği

Dinlediğim müzikler ile sevdiğim müzikler arasında korkunç ve mantık dışı bir uçurum var.
Ben örneğin Michael Nyman severim, Anouar Brahem, namı-ı diğer Enver İbrahim severim. Efendime söyleyeyim, bir A Lavandeira Noite'yi Jaramar'dan dinlemeyi severim. Oblivion severim, Eleni Karaindrou, Şigeru Umebayaşi severim.
Ama gelin görün ki, evin, otobüs yolculuklarının, dost sohbetlerinin, temizlik günlerinin fonunda hep rock barlardan ya da ucuz müzik kanallarından çıkma müzikler duyulur.
Kimse de inanmaz benim -kendimce ve görece- iyi müzikler dinlediğime. Ben hep popülerin peşinde, nörotransmitterlerini ve cânım ATP'lerini bu, formülü çikletten çıkma şarkılar için harcayan biri oluveririm. Pratikte doğruluk payı vardır bu iddianın. Evet, öyleyim.
Çünkü cesaretim yok. Sevdiğim o güzelim müzikleri dinlemeye cesaret edemiyorum. Çünkü ne zaman onları dinlemeye kalksam kalbimde bir taşkınlık, bir coşkunluk, nesir'den çıkıp nâzım'a doğru yol alan bir halet-i ruhiye; kalbim kükremiş sel gibi yırtar bedenimi, dayanamam bu aşkın hallere.
Çünkü yüzüme vurur hayatım, içimden geçenlere ihanet edeceğini. İçimdeki bu coşkunluğu göremem dışarıda. Oysa bu müzikler, bu sesler de dışarıda. Parmaklardan dökülmesiyle geldi, ulaştı bana. İşte o parmaklar işaret eder beni, yoksunluğumu aynalara gösterir. O parmakların eşsiz izi, benim eşsizliğimi yalnızlığa dönüştürür. Kalbim taşıyamaz bu mahrumiyeti.
Dinleyemem ben de. Ama severim, çok severim.
Bir gün, bu dünyadan göçüp gittiğimde, bilinsin. Bu kaplumbağa, sevdiği müzikleri dinleyemeyecek kadar çekildi kabuğuna.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Bates benzeşmesi


Bates benzeşmesi: Bates mimetizmi olarak da bilinir, biyolojide "taklitçi" denen zararsız ve savunmasız bir canlının, sadırganların hemen dikkatini çeken göz alıcı renklerle donanmış zararlı ya da tehlikeli bir canlıyı kendine "örnek" alarak taklit etmesine dayanan benzeşme biçimi. Böylece saldırgan hayvan çoğu kez savunmasız taklitçiyi, örnek canlı sanarak saldırmaktan kaçındığı için, taklitçi, saldırganlara yem olmaktan kurtulur.

 ...

Ankara Aydınlıkevler'in adıyla müsemma olduğu zamanlardı. Sokaklar geniş, ferah, karların çamura dönmediği günler. Hayatımın ilk yedi yılını geçirdiğim bu semtte, genelde bizim gibi orta direk aileler yaşardı. Tokalarım ve oyuncaklarımla uslu ve -literatürün söylediğinin aksine- paylaşmayı seven bir tek-çocuktum. Bir evin bir kızı. Pek konuşmaz, merakta bırakmaz, samimi ve sessiz, sessiz ve neşeli, neşeli ve çekingendim. İp atlar, kömürlükte macera arar, bazen yalnız, bazen arkadaşlarıyla apartman önünde dünyayı izlerdim. Aydınlıkevler İlkokulu’nun bahçesinde, altı yıllık hayat tecrübemizle ben ve arkadaşım Şirin, kol kola dolaşıp şarkı söylerdik. Önlüklerimiz siyahtı.

İkinci sınıfın sonuna geldiğimde Aydınlıkevler’den İncirli’ye taşındık. Bu yeni ev, kelimenin tam anlamıyla medeniyetin bittiği yerdi. Sokaktaki son apartmanda oturuyorduk. O apartmandan sonra gecekondular başlıyor ve nerede bittiği anlaşılmıyordu. Birbirini kesen ya da birbirine paralel giden sokakların yerini düzensiz aralar, çıkmaz sokaklar, duvarlarla birbirinden ayrılan gecekondu mahalleleri almıştı. Yeni bir okula yazılmıştım, ama yeni bir önlük alınmamıştı bana. Fakat bu yeni okulda önlükler maviydi. Ben kara bir nokta olarak göze batıyordum.

Aydınlıkevler’in sakin hayatından çıkıp gelmiş uslu bir kız olarak ben, vahşi bir dünyanın içine girdiğimi çok geçmeden anladım. Orada çocuklar, kız-erkek fark etmez, misket oynuyor, kavga ediyor, yol kesiyor, sigara içiyor, cam kırıyor, kırdıkları camlarla kollarını kesiyor, bu kesiklerin bıraktığı izler erkeklerin delikanlılığının, kızların hanımağalığının nişanesi oluyordu.

Tokalarım, pantolonlarım, Halley botlarım, yapbozlarım, kitaplarım ve gidonundaki pembe kurdeleleriyle Pinokyo bisikletim; onların asla ait olamayacakları bir sınıfın kodlarıydı ve bu sahip olduklarımla o imkânsız sınıfı yüzlerine vuruyor, onları öfkelendiriyor, beni bir düşman olarak görmelerine neden oluyordum. Bu malvarlığı onlarda asla bir imrenme ya da kıskanmaya neden olmuyor; değil “Benim olsun!” minvalinde bir diktatörü, “Benim olmayacaksa senin de olmayacak!” minvalinde Vandal bir ruhu besliyordu.

O mahallede çocukların başka tanrıları vardı. Bıyıklı, tespihli, göt cebinde çakı taşıyan abiler oğlanların, tığ işini bir trikotaj makinesi gibi kullanan ablalar sümüklü kızların tanrısıydı. Semai güç ise “AS 900”lerde gizliydi. En lüks arabanın Renault 9 olduğu Aydınlıkevler’in yanında İncirlili “bebeler” bir tek bu AS 900’lere ibadet eder, onların sahibi döşü kıllı amcaların çocukları mahallenin kralı olurdu.

Sırtımda 8 ton ağırlığındaki okul çantamla çamurlara bata çıka eve dönmeye çalıştığım her allahın günü yolum bir götoğlanı tarafından kesilir, üzerime köpekler salınır, çantam yerlere atılır, eteğim kaldırılır, saçım çekilir, adımla alay edilirdi. Bu manzaraya şahit olan diğerleri sadece seyreder, içten içe de rahatlarlardı. Gördüğüm kadarıyla bu yol kesenler hep erkekti, uzaktan seyredip gülenler de. Kızlar yolumu kesmiyor, ama beni kurtarmaya da gelmiyorlardı. Yine de diğer erkekler gibi gülmüyor, alay etmiyorlardı. Orada yaşayacaksam önce kızların arasına girmem gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

İlk günlerde korkudan altıma sıçtığım için dışarı hiç çıkmıyor, bisikletimin parça parça yok olmasını pencereden kederle izliyordum. "Pencere önü çiçeği" olarak geçirdiğim bu günlerde “onlar” hakkında pek çok şey öğrendim. Günün önemli bir vaktini orada burada demir parçası ya da teneke kutu aramakla geçiriyorlar, buldukları ganimeti de arka mahalledeki Hurdacı Topal’a götürüyorlar, ondan aldıkları üç-beş kuruşla ya tarak, ya oya ipi ya da sigara satın alıyorlardı. Bazen de erkekler kapı önünde konuşlanıp İbo’dan, Orhan ya da Müslüm Baba’dan, Cengiz Kurtoğlu’ndan şarkılar söylüyor, gelen geçen kızların memelerine bakıyor, AS 900’lerin lastiklerini tekmeliyorlardı.

Başımı yavaş yavaş kapıdan çıkarmaya başlamıştım. Sadece kapının önünde oturuyor, “oyun”larını izliyor, kuralları öğreniyordum. Bir hiç gibi giyiniyor, hiçliğimle kamufle oluyordum. Önce misket oyununu öğrendim. Toprağa bir üçgen çiziyorlar, “kemik”leri, “beşlik”leri sırayla atıyorlardı. İlginç bir şekilde benim de bir sürü misketim vardı. Tek fark, toprağa hiç değmeden, evdeki akvaryumun dibinde ölü taklidi yapmalarıydı. Ben de usul usul, adım adım karıştım aralarına. Her ânı hesaplıyor, oyuna birden dalmıyor, onlarla aramdaki mesafeyi sessizce kısaltıyordum. Zamanla ben de onlar gibi oynamaya, aralarında varlık göstermeye, kendimi onlara alıştırmaya başladım. Beni oyunda gördüklerinde artık garipsemiyor, yine de dışarı çıkarken bizim zile basıp beni de çağırma zahmetine girmiyorlardı. Misket oyunun bir parçası olmayı başarmıştım. Güce tepki verdiklerini ise uzun zaman önce öğrenmiştim. Sahip olduğum malvarlığım parayla edinilmiş olduğundan onlar için geçerliliği yoktu, ama gücü satın alamadığınız gibi, sizden daha güçlüsüyle karşılaşana kadar kaybetmezdiniz de. Onlar da bu mahallenin vahşi savanlarında doğmuş ve daima güçlü olmayı şiar edinmiş, onları bekleyen hayata karşı cephaneliklerini bu yönde doldurmuş olduklarından ben de onlarla aynı şekilde savaşmalı, bu dövüşü dengelemeliydim. Onlar sadece kendinden zayıf olanlardan nefret eder, kendilerini ezme gücü olanları severlerdi.

Sonunda kabul ettirdim kendimi. Zaman içinde tokalarım yerini paket lastiğine, pantolonlarım sünmüş penye pijamalara, Halley botlarım lastik ayakkabılara bıraktı. Oyunlarda kazanıyor, tığla on saniyede 50 zincir çekiyor, Küçük Ceylan’dan şarkılar söylüyor, “duda dadanıyor”, “lan oğlum”la başladığım cümleyi “gııı” ile bitirerek taçlandırıyordum. Hiçbirini sevmiyor, onlara muhtaç olduğum için her birinden ayrı ayrı nefret ediyordum. Dolayısıyla da her biriyle iyi geçiniyor, hava karardığı zaman onlar gibi kokuyor, sürüye dahil oluyordum. Sümüğümü koluma, çişimi yaprağa, Aydınlıkevler günlerimi siler gibi siliyordum.

Manyak gibi çalışıp bir yandan da üniversiteyi bitirmeye gayret eden annem bendeki değişimi görmüyor, gözünün önünde olmam ona yetiyordu. O mahallede onun da en az benim kadar zorlandığını biliyorum, ama en azından onun gün içinde kaçıp kendi gibi insanlarla çevrelendiği bir “daire” vardı.  İkimiz de her gün daireye gidiyor, onun pestilini oradakiler, benimkini mahalledeki veletler çıkarıyordu.

Bir akşam eve dönerken beni sokakta gördü annem. Çiçekli basma eteğin altına pijama giymiş, ayağında lastik ayakkabılar, ağzı yüzü kir içinde, saçı başı karman çorman kızını gördüğünde yüzüne yerleşen ifadeyi asla unutmam. Eve çağırdı beni. Gururum bin parça, peşinden girdim eve. Hiçbir şey söylemeden önce yıkadı beni, sonra anneannemle birlikte yemek yedik. Yatmamı istedi sonra, uykum olmasa da. Ben odaya girdikten sonra sesini duydum annemin. Sakin, endişeli ve kararlı.

“Anne, taşınıyoruz buradan.”

...

“Bir savunma davranışı olan bu benzeşmeyi, İngiliz doğabilimci Henry Walter Bates 1862'de tanımlamış ve savunmasız bir canlının soyunu sürdürebilmek için böyle bir yöntem geliştirmiş olması, Darwin'in doğal seçme kuramına destek sağlamıştır."

Kaynak: Ana Britannica, "Bates benzeşmesi" maddesi.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Zaman

Zamanın geçtiğini saatlerden öğrenmezdim eskiden; 
okuduğum kitaplardan, 
uzun zamandır görmediğim birine rastladığımda bıraktığım gibi kalmayışından, 
ağırlaşan gözkapaklarımdan,
fincanda unuttuğum çayın soğumasından, 
sigara paketinin boşalmasından, 
çillerimin belirginleşmesi, saçlarımın uzamasından, 
salı sandığımın perşembe, 
çeyiz sandığımın küflenmiş olmasından, 
C’yi özleyişimden, 
kuruyarak bayatlayan ekmeğe inat yumuşayarak bayatlayan bisküvilerden, 
hırkadan paltoya bir rüzgâr farkıyla geçmemden, 
erken çöken akşamdan, 
derken söken şafaktan anlardım akıp gidişini. 

Şimdi sanki beni dışlamış, güzergâhına katmamış, geçerken uğramıyor, gidiyor öylece. 

Şimdi bütün günlerin adı aynı; öylesine. Öylesinertesi bile yok aralarında, yeni hiçbir şeye yer yok. 

Bir de yer kaplamasam, hiçlik olacak adım.

Düşen sigara paketi ya da sigaraya işi düşmek

Hazzopulo Pasajı'nda oturmuş, Barış Bıçakçı'nın, dilimin dönmediği hallerimi bana anlatışını dinliyorum. Telefonum çalıyor. Çantamda telefonum; hep çantamda durur. Artık kimsenin telefon orucu tutmamasına rağmen, Ramazan'da açık alanlarda yemek yemeyen ateistlerin ve ülserlilerin inceliği var hâlâ üzerimde. Telefonumu çantamdan çıkarma telaşındayken masadaki sigara paketini yere düşürüyorum. (Sigara masada, telefon çantada. Oysa bir tiryakinin sigarasızlığı, bir Nokia 3310'lunun iPhone'suzluğundan daha vahimdir - inceliğin bittiği an.) 

Paket düştüğü yerde kalıyor. Bazı şeyler, kaldıran olmazsa düştüğü yerde kalır. Eğilip almak mı zor? Biraz. Ama daha çok, onu eninde sonunda oradan alacak olmanın verdiği mecburi telaşsızlık hali. Yerde olmasına rağmen ona muhtaç olan benim. Hemen almıyor olmamsa, sadece bir başkaldırı hevesi; ve hatta müsfettesi. Sanki sigara paketi, yere düşünce kaldırılmayı hak etmiyormuş gibi. (Belki ben de bir gün sigara yüzünden yere düşeceğim ve kaldırılmayı hak etmeyeceğim.)

Şimdilik bana muhtaç olmasının verdiği güç, birazdan beni ona doğru eğilmek zorunda bırakacak. İkimiz de biliyoruz ki o -dolu olduğu sürece- asla düştüğü yerde kalmayacak ve bu düşe kalka ilerleyen simbiyotik ve illa ki parazitik ilişkinin sonunda olan bana olacak.



Umarım bir gün sigarayı bırakabilirim ve yine umarım o gün geldiğinde de Barış Bıçakçı hâlâ yazıyor olur.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Spune-mi, dacă te-aş prinde-ntr-o zi
şi ţi-aş săruta talpa piciorului,
nu-i aşa că ai şchiopăta puţin, după aceea,
de teamă să nu-mi striveşti sărutul?..

söyle bana, bir gün seni tutup
ayağının altından öpseydim
biraz topallardın sonra, değil mi,
öpücüğümü ezmekten korktuğun için? 

Nichita Stãnescu
Çeviri: Baki Yiğit



19 Şubat 2012 Pazar


Korkma, uzat başını. Tanıştırayım; Güneş. 
Sen hiç erimeyeceksin. Sıcaklığı bilen bir kar tanesisin sen.







Gelenekler savaşı

Bilgisayar başında bir şeyler izleyip yemek yerken kapı çaldı. İşte o an başladı mütereddit hallerim. Bayram çocukları gelmişti, şeker istiyorlardı. O an başladı işte, şahsi geleneğimle toplumsal geleneğin savaşı. Ateş hattındaki direnişimin korkusuz savaşçısı elim, pause'a basmamakla bir zafere imza attı ve yemek-yerken-bir-şeyler-izleme üzerine kurulu şahsi geleneğim bir kez daha galip geldi. Yine de şunu düşünmeden edemedim:

"Benden bi' cacık olmaz lan, bana hiçbir zihniyet emanet edilmez."

Bu gelenekler savaşını kafamda tahlil ederken kapı bir daha çaldı. Bu defa bakmamak olmazdı. Hayır, kendime ihanet ediyor değildim, gelenekler için kalkmıştım yerimden: siparişim üzerine pastaneden gelen ekler için. Ve kahraman elim, geri döndüğümde yeniden play'a bastı. Ağzımda gelen ekler, kafamda gelenekler.

Kadife

İşi, her gün İstiklal Caddesi'ni boydan boya geçmek olan bir vatman varmış. Görünüşü dikkat çekmeyen, mesleği gereği giydiği üniformayla sıradan, üstüne bıyıklı, yürümeden kat ettiği İstiklalce göbekli bir yurdum insanı. Ama gelin görün ki onu -herhangi biri bile değil- hiç kimse yapan bu niteliksiz niteliklerine rağmen bir konuşmayagörsün, o ses bugün kadife olan her şeyi utandırırmış. Ama kadifenin kendisini bile unutan telaşlı kalabalık, ne o sesi duyar ne de o sesin sahibindeki bu çelişkiyi fark edermiş.


Ben duymuştum, ben fark etmiştim. Onu izlemek keyifli, kimsenin görmediği birinin yalnızca bana görünmesi gibiydi. Bir gün kendine hayrı olmayan Akbilimle bindim tramvaya. Bakiye yetersiz. Para uzattım ben de Kadife'ye. Meğerse artık para da geçmiyormuş, ben dünyadan bihaber. Yapacak bir şey yok, gitme vakti geldi mi gitmeli insan. Ben de, ne yapalım diyerek döndüm arkamı. O anda konuştu benimle Kadife, ilk defa. “Kızmayın bize” dedi arkamdan, “kızmayın bize.” Donakaldım, kalakaldım, bakakaldım. Akbilden başka tanrıya eyvallah demeyen putperest şoförlerin “Senin paran burada geçmez bacım” minvalindeki terbiyesinden nasibini almış olan ben, bu her yerinden tevazu ve samimiyet fışkıran temenni karşısında sadece sarılmak istedim. Ama ne münasebet, kim kime sarılmış şimdiye kadar, ben miyim bir deli?


Sarılamadım tabi, indim tıpış tıpış. Bütün gün aklımdaydı Kadife. Gökten bir anda samimiyet düşmüş, büyüklüğü altında ezilmek bir yana, beni de büyütmüştü.


Güzel bir gündü o.



18 Şubat 2012 Cumartesi

Zafer

“Ruth Benedict’in anlattığına göre Vancouver Adası’ndaki Kızılderililer prenslerinin büyüklüğünü değerlendirmek amacıyla yarışmalar düzenlerlermiş. Rakipler yarışmaya, sahip oldukları her şeyi ortadan kaldırarak katılırlarmış. Kanolarını, balık yağlarını, somon yumurtalarını ateşe atar, pelerinleriyle kap kacaklarını yüksek bir tepeden denize fırlatırlarmış. Her şeyi en önce elden çıkaran kazanırmış.” *

Her şeyi en önce elden çıkaran kazanırmış… Her şeyi en önce elden çıkaran kazanırmış…

Her şeyi en önce elden çıkaran bendim. Vazgeçmek değil, fedakârlık değil, bile isteye bıraktım her şeyi orada. Artık bana ait olmadıklarını düşünürsek elden çıkarmış olmam bile doğru değil aslında. Çünkü benimle olmasını istediğim şeyler en nihayetinde şekil değiştirmiş, kontrolden çıkmış, o bir zamanlar delice istediğim olağanüstü hallerinden oldukça uzaklaşmışlardı. Kim kimi elden çıkardı, bugün bilemiyorum. Elden olmasa bile gözden çıkarıldığıma eminim ama. Şimdi kazanan ben miyim, zafer benim mi? Bir zaferin peşinde miydim?

Mağlubiyetim aynı zamanda ve aynı sebepten galibiyetim olduysa, bir şeyi kendinden çıkardığında elinde ne kalırsa o mu şimdi benim de elimde kalan? Sen beni gözden çıkardın, ben seni elden; oysa bizim hiçbir çıkarımız yoktu. Sahip olduğumuz öncüllerden de bu çıkarıma ulaşılmıyordu. Burada mantık aramayacaksın, sembolik de olsa bulamazsın. Oysa ikimiz de aynı kökten geliyorduk: sen mantık, ben nutuk. Sen dinlememeyi tercih ettin, ben susmamayı. Şimdi ikimiz de yalnız, ne konuşan ne dinleyen, o arzulanan büyük sessizlik yutmakta bizi, her şeyi en önce elden çıkaranların zaferiyle ben birinciyim, en tepede, madalyonumun sadece bir yüzü var, nasıl bir yalnızlıktır birinciliğe soyunan, şampiyonlar şampiyonuyum işte sonunda, en azından bir konuda.

Ve sen bana diyorsun ki:
“istemem sarmasın yumuşak duygular susuzluğumu
geceler bıçak bıçak böğrümde yatsın uyusun
kaderim kaderleri demişim allı'nın kızı
ellerimi kemirmekten memnunum”

ve ben de sana diyorum ki:

“bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
bu rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
geri dönsem bile ben artık o ben olmayacağım
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek” **

  * Eduardo Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı
** Hasan Hüseyin Korkmazgil, “Ağustos Şiiri”

Ben #2

Sırtını soğuk duvara vermişsin, yanı başında iki insan üç yastık. Yastıklara yaslanamıyorsun, insana nasıl…

Sırtını yastıklara vermişsin, yanı başında bir duvar iki insan. İnsanlarla konuşamıyorsun, duvarla nasıl…

Sırtını insanlara vermişsin, yanı başında iki yastık bir duvar. Kafanı yastıklara vuramıyorsun, duvara nasıl…

Peki hiç mi utanmıyorsun kendinden? Şu duvardan bile mi utanmıyorsun? Daha mı kolay olacak o zaman? Ya yaslandığın yastık, insan? Son domino taşı öyle ya da böyle devrilecekse, yaslandığın duvar üzerine çökecekse kimseden değil, sadece kendinden utan.

Bir omurgasız olmalıymışsın sen, bir yumuşakça. Bir kabuk bile fazla sana. Ne omurganın hakkını verirsin sen, ne başka evlerde ayağına verilen terliklerin.

Bir zamanlar bebek pembesi ciğerlerin, şimdi k(ömür) karası. İçine çekip de vermediğin tek bir nefesin olmadı. İçine çekip de sevmediğin tek bir…

Faniliğe sığınır, sonsuzluğu göze alamazsın. Her şeyin bir gün biteceğinden güç alırsın, biliyor musun ki her şeyin bitmesi bile zaman alır.

Bir soğuk duvar yeter bana dersin, gururun der bunu. Kibrin, bu duvarın sıvası çatlamış, der. Bir tek sen yorgunsun, bir tek senin yükün ağır, hani bulsan bir hamal, gözünün bırak yaşına, içine bile bakmazsın.

Bazı insanlar senin için “derin” der. Boşuna değil, hepsi maşallah kelebekleme yüzer. Sen kendi sığ sularında boğulursun, ama derin dendiği zaman utanmadan müteşekkir olursun. Bir çorak toprak çıkacak senin altından, görecekler, ne bir deniz kabuğu ne bir gemi enkazı. “Tuzlu suyla tatlının birbirine karıştığı, kabarıp durulan, meddi ve cezriyle serseri, bir balığa ev, bir kuşa sofra, bir rüzgâra oyuncak, bir çöle yağmur, bir adaya anne, bir taşa ölüm” bile olamayacaksın.


Fear of the South

Bir ayçiçeği tarlası şarkısı.
Tüm dünyayla barış içinde olduğunuz; insanın, eşyanın, betonun, bulutun ve rüzgârın güzelleştiği günlerin şarkısı.
Yağmur sonrası yeryüzü ziyaretlerini gerçekleştiren salyangozları ayakaltından alıp daha güvenli yeşilliklere taşıdığınız iyimser günlerin şarkısı.
Kederlerinizi onurlu bir nişane gibi göğsünüzde taşıdığınız, kalbinizi kıran eski sevgiliyi tüm insanlığıyla düşünüp özlediğiniz, sizi üzenlere bütün samimiyetinizle "canı sağ olsun" dediğiniz, diyebildiğiniz aydınlık günlerin şarkısı.
Çöp evlerin saray, dağınık evlerin müze, kürk imalatçılarının hayvansever olduğu günlerin şarkısı.
Patronların içine Münir Özkul'un girdiği, herkesin hakkını kazandığı, aynı gün içinde iki kere otobüse binmenin yasak, bir binişe bir taksinin bedava olduğu, çocukların tokluktan kustuğu, kustuklarını kuşların yediği, kuşların her yerde ve mutlu olduğu, inşaatlarda klasik müziğin kanun olduğu günlerin şarkısı.


İçimin;
ninni söylenmiş bebek gibi, söz hakkı verilmiş öğrenci gibi, fokurdayarak zıplarken altı kısılmış çaydanlık gibi dindiği günlerin şarkısı.




Ben

Ben ne zaman kendime küssem, gider sözcüklerle barışırım. Özgüven’le değil, ayna’yla değil, onlar benim derdimi anlamaz, kapaksız tencerelere mecburi kapak görevi yapan muvazzaf tabak gibidir onlar. Ama ben ne kapaksız bir tencereyim ne de yuvarlanıp kapağımı bulmaya mecalim var. Ben sadece kendime küsüyorum. Bir tavşanla dağın arasındaki hiyerarşi yoktur ben’imle ben’im aramda. Bana ancak tavşan küsebilir, ben de onu ancak bir dağ gibi affedebilirim. Ben ne zaman kendime küssem “çimen” derim. Ya vardır, ne yapsan yok olmaz, ya da yoktur gâvurun dölü, ne yaparsan yap, kul hakkı için bir çim bitmez toprağında. “Toprak” da derim, ben bana küsünce. Verimli topraklar düşünürüm, kıskanırım onları; ama ne kıskanmak. Hiçbir erkeği hiçbir kadından, hiçbir kadını hiçbir kitaptan, hiçbir kitabı hiçbir yazardan kıskanmadığım kadar kıskanırım. Toprak olamadım derim, şu toprak ben olamadım, ne meyve verdim ne ev oldum, köküm olsa yolunu şaşırır, köküm olsa göğe yükselir, böyle gözüm yükseklerde, ama pusulasız yükseklerde, haddini bilmez, bir kifayetsiz muhteris ancak böyle olur benim gibi, kök salmak isterken aklı havalarda, karış desen beş, aklım havada, suratım aşağıda, ben bir karışı bildim, bir de beşe kadar saymayı. 

Ben kendimi böyle bilince, benim yerimde kim olsa küser bana, ben kapısına giderim ben’in, özür dilerim ben’den, ama diyemem bir daha olmayacak, bilirim de bir daha olacağını, yine olacağını, bu bir daha’larla benim ben olduğumu, ben bensiz olursam bir daha olmayacağını, ama ben bensiz olursam bir daha hiçbir şeyin olmayacağını. Ben bensiz olsam, bir daha küsmem bana, küsecek biri olmaz o zaman, affedecek biri de olmaz, kambur olmaz o zaman, ayak bağı da olmaz, bir kemiklerimin sertliği kalır geride, bir tenimin aklığı, kimse bir tanrı yaratmaz benden, ancak ben asarım kendimi kuşkonmaz dallarına, öyle isterim bazen ölmeyi, kuşun bile kendi ağırlığınca yere değdiği dallarda ben toprak olamamanın ayıbıyla ölüveririm orada. Öyle az biri olurum bazen, azlığım zararlıdır, kimse yaklaşmaz bana, ben olsam yaklaşmam bana, ben olsam diyorum (demem de kolay kolay), ben, ben bile olsam uzak dururum benden.

İki kelimeyi bir araya getiremem, yolda insan gibi yürüyemem, simit almaya kalksam susamsızından isterim, âşık olmaya kalksam etiketine bakarım. Hiçbir şeyi ne zamanında yapmayı bilirim, ne usulünce, böyle böyle küsünce kendime, bir de utanmam kendime yalakalanırım.


Şu dünyada bana hiç küsmeyen insanlar var, öyle saflar ki bana küsenlere küser onlar. Ben gerçeği söylemem onlara, korkarım diyemem, onlar gibi saf olmaya benim gücüm yetmez, ben anca beceremediklerimle yaşarım. Bitmez de anasını sattığımın hayatı, bir yaşarım ki, en beceriklisini bin kere gömerim, üzerine yedi sülalesini izlerim, benim beceriksiz hayatım bitmez. Bu benim cezamdır işte, ya ben kendimi asarım kuşkonmaz dallarına ya da bakarım toprağa ölümcül bir kıskançlıkla.






Kış, evler ve mahlas

Şubatın dondurucu soğuğunda, balkonda yaşayan bir kız.
Görünüşte her şey evdeki sigara yasağına riayet
ve bir anda bastıran ilhama karşı koyamayıp bilgisayarını çılgın kalabalıktan uzakta bir yere taşımaktan ibaret.

Karşıda bir inşaat; balkon zemininde, bütün günlerimi orada geçirmenin verdiği aşinalıkla ezberime kazınmış martı boku izleri. İzler giderek zeminle hemhâl oluyor, inşaat ilerledikçe benim ciğerlerim kararıyor. Rahatça yazabilmek için eldivenlerimin parmaklarını kestiğimi hatırlıyorum. Bir de üzerimdeki bir hırkadan ibaret üşümeksizliğimi. Orada bir yaşamalan’ı kurmuş, kendimi yazmaktayım. Öte yandan kimsenin üzerine gölgemin düşmesine bile tahammülüm yok. Orada, bir mahlasın ardında anlattığım kendimi şubata teslim etmiş, zemindeki martı bokları kadar bile iz bırakasım yoktu. Yazdıklarım hariç.

Önce kısa bahar, sonra da yazla birlikte hikâye yarım kaldı. Evler değişti, manzaralar değişti, aynı semanın altında olduğumuza bin şahit; bin şahit unuttu tanık oldukları günleri. Kısa süren bahar, bir ara renk gibi, yaza dönüşürken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Her rüzgârın kıymetini bilmeye baktım, hasret kalacaktım dans eden yapraklara, akşam yürüyüşlerine, dost bildiğim bütün hırkalara, dilimleri baklava. 

Şuursuzluğu şiar edinmiş bir şair olsam, elif görsem mertek sansam, kalbimde yüzyılın en büyük vebası, kalbim ki sevgilinin tek kişilik tebâsı, dilimde bir melodi, “Gel bak bir elimde gökyüzü var hâlâ, ötekinde kayıp giden yıldızlar, la la la la…”, bazen bir elin verdiğinden bihaber öteki... Güneşin alnında ve tam altında, bir cadde adı istiklal, ama bazen ya istiklal ya tünel, ve gündüz güzeli ve Buñuel, uçuşan düşünceler, sırasız ve şekilsiz duygu kırıntıları, bir yaz başka nasıl geçer, işte öyle geçti, aklım buharlı bir geminin makine dairesinde “söylemediğimiz sözler, uyutmaz yolcuları sabaha kadar, seni gördüm”.

Yazdan sağ salim çıkmayı başarıp da sonbaharda yorgunluk atarken inan, çok yoruldum. Kış’la birlikte kendimi özlemeye başladım. Yaz(dıklarım), bir kalabalıktan ibaretmiş meğer. Aynasız bir kalabalık, bir aynasızlar ka(la)balığı. Yaz bir telaş, serin’in peşinde bir koşturma. Yaz bir gölge ve gölgesizler toplamı.

Kış’la birlikte valizler bir açıldı, bir kapandı. Kalktı yazlıklar, geçen kıştan tanış olduğumuz kazaklarım naftalin kokusuyla bir geldi. Dolapta mandalinalar, kabuksuzluğu kavuk gibi avucumda. Üzerimde ağır yorgan, ocakta çorba. Artık hazırdım, hazırdı mühimmat da.

Geçen şubat başlayan inşaat çoktan tamamlandı, evdeki sigara yasağı evle birlikte tedavülden kalktı, martılar başka balkonlara döktüler içlerini, en azından benden uzağa, benim balkonum başka bir yere ben başka bir yere bakar olduk. Şimdi başka izler kazınıyor hafızama; kuşların başka, insanların başka, bulutların başka, kokuların başka, kapı numaralarının başka, ekmek fiyatlarının başka olduğu yerlerdeyim.

Bir mahlas kaldı geçen kıştan geriye. Her şeyimi ona sığdırmaya, içimden yeni bir ben çıkarmaya (önce ismini, sonra cismini ve hatta cesametini), saf ve safça bir insan yaratmaya çalıştım. Ne bir cennet vaadi ne de cehennem tehdidi, yaşa dedim ona sadece, sen sadece yaşa, hem de bildiğin gibi, bildiğin kadar. İster bir kalemde, ister azar azar, ayağının türabı olayım, sen yeter ki yaşa.

Sen öyle bir yaşa ki ben utanayım.




Vazgeçmek

Bir zamanlar bir kız yaşarmış.

Kabarık saçlarının dağınıklığıyla sakin, düz halini daha çok severmiş lakin, yaşarmış öyle ya da böyle bu kumral güzeli, babası vakt-i zamanında anasını düzeli, badem gözlerinde kemik gözlük, çürük yumurtadan da çürük, sevdiği adamdan yapacağı çocuk, düşünmekten yorulup da unutunca beynini, kaybetti beyni taze ceviz içi güzelliğini, iki yarıküre birbirine kaynadı, Musa gelse ikiye ayıramadı, bulut desenli mavi bir şemsiye satın aldı, yatmadan önce onu tavana astı, yağmurdan koruyan kendi gökyüzünü yaptı, yağamayan yağmurlarla gökyüzü paslandı, kız da gitti şemsiyeyi denize attı, şemsiye denize gark oldu, denizi ıslanmaktan korudu, ben olsam utanırım bu ne biçim deniz, hem kendini bilmiyor hem de buzdan dilsiz, vazgeçti bu sevdadan karı özledi, yılbaşı hediyesi gibi yağmasını bekledi, uyanınca gördü ki aaa kar yağmış gece, uyanınca sandı ki eriyor karlar görmeyince, bir çamın altına gidip var gücüyle salladı, kar yağdıran kendi gecesini yarattı, üzüldü sonra kız çekildi bir köşeye, düşündü hep böyle mi olacak diye, ben dokunmadan kar yağmayacak mı, ben tavana asmadan bulut yoklamayacak mı, şemsiyem bile denizi seçti, nisan için bile çok geçti, damlasıyla çoğalan yağmur varken, bu ne kibir yosunu bile bilmezken, kız artık yok gidiyor bırakıyor, saçları da varsın kabarsın düşünceli gösteriyor.

by Bahar Deniz Eriş on Flickr
http://cuntasy.tumblr.com/post/15679089861/tipt00es-gokten-kedi-kopek-yagiyor-by-bahar