Şubatın dondurucu soğuğunda, balkonda yaşayan bir kız.
Görünüşte her şey evdeki sigara yasağına riayet
ve bir anda bastıran ilhama karşı koyamayıp bilgisayarını çılgın kalabalıktan uzakta bir yere taşımaktan ibaret.
Karşıda bir inşaat; balkon zemininde, bütün günlerimi orada geçirmenin verdiği aşinalıkla ezberime kazınmış martı boku izleri. İzler giderek zeminle hemhâl oluyor, inşaat ilerledikçe benim ciğerlerim kararıyor. Rahatça yazabilmek için eldivenlerimin parmaklarını kestiğimi hatırlıyorum. Bir de üzerimdeki bir hırkadan ibaret üşümeksizliğimi. Orada bir yaşamalan’ı kurmuş, kendimi yazmaktayım. Öte yandan kimsenin üzerine gölgemin düşmesine bile tahammülüm yok. Orada, bir mahlasın ardında anlattığım kendimi şubata teslim etmiş, zemindeki martı bokları kadar bile iz bırakasım yoktu. Yazdıklarım hariç.
Önce kısa bahar, sonra da yazla birlikte hikâye yarım kaldı. Evler değişti, manzaralar değişti, aynı semanın altında olduğumuza bin şahit; bin şahit unuttu tanık oldukları günleri. Kısa süren bahar, bir ara renk gibi, yaza dönüşürken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Her rüzgârın kıymetini bilmeye baktım, hasret kalacaktım dans eden yapraklara, akşam yürüyüşlerine, dost bildiğim bütün hırkalara, dilimleri baklava.
Şuursuzluğu şiar edinmiş bir şair olsam, elif görsem mertek sansam, kalbimde yüzyılın en büyük vebası, kalbim ki sevgilinin tek kişilik tebâsı, dilimde bir melodi, “Gel bak bir elimde gökyüzü var hâlâ, ötekinde kayıp giden yıldızlar, la la la la…”, bazen bir elin verdiğinden bihaber öteki... Güneşin alnında ve tam altında, bir cadde adı istiklal, ama bazen ya istiklal ya tünel, ve gündüz güzeli ve Buñuel, uçuşan düşünceler, sırasız ve şekilsiz duygu kırıntıları, bir yaz başka nasıl geçer, işte öyle geçti, aklım buharlı bir geminin makine dairesinde “söylemediğimiz sözler, uyutmaz yolcuları sabaha kadar, seni gördüm”.
Yazdan sağ salim çıkmayı başarıp da sonbaharda yorgunluk atarken inan, çok yoruldum. Kış’la birlikte kendimi özlemeye başladım. Yaz(dıklarım), bir kalabalıktan ibaretmiş meğer. Aynasız bir kalabalık, bir aynasızlar ka(la)balığı. Yaz bir telaş, serin’in peşinde bir koşturma. Yaz bir gölge ve gölgesizler toplamı.
Kış’la birlikte valizler bir açıldı, bir kapandı. Kalktı yazlıklar, geçen kıştan tanış olduğumuz kazaklarım naftalin kokusuyla bir geldi. Dolapta mandalinalar, kabuksuzluğu kavuk gibi avucumda. Üzerimde ağır yorgan, ocakta çorba. Artık hazırdım, hazırdı mühimmat da.
Geçen şubat başlayan inşaat çoktan tamamlandı, evdeki sigara yasağı evle birlikte tedavülden kalktı, martılar başka balkonlara döktüler içlerini, en azından benden uzağa, benim balkonum başka bir yere ben başka bir yere bakar olduk. Şimdi başka izler kazınıyor hafızama; kuşların başka, insanların başka, bulutların başka, kokuların başka, kapı numaralarının başka, ekmek fiyatlarının başka olduğu yerlerdeyim.
Bir mahlas kaldı geçen kıştan geriye. Her şeyimi ona sığdırmaya, içimden yeni bir ben çıkarmaya (önce ismini, sonra cismini ve hatta cesametini), saf ve safça bir insan yaratmaya çalıştım. Ne bir cennet vaadi ne de cehennem tehdidi, yaşa dedim ona sadece, sen sadece yaşa, hem de bildiğin gibi, bildiğin kadar. İster bir kalemde, ister azar azar, ayağının türabı olayım, sen yeter ki yaşa.
Sen öyle bir yaşa ki ben utanayım.