Hazzopulo Pasajı'nda oturmuş, Barış Bıçakçı'nın, dilimin dönmediği hallerimi bana anlatışını dinliyorum. Telefonum çalıyor. Çantamda telefonum; hep çantamda durur. Artık kimsenin telefon orucu tutmamasına rağmen, Ramazan'da açık alanlarda yemek yemeyen ateistlerin ve ülserlilerin inceliği var hâlâ üzerimde. Telefonumu çantamdan çıkarma telaşındayken masadaki sigara paketini yere düşürüyorum. (Sigara masada, telefon çantada. Oysa bir tiryakinin sigarasızlığı, bir Nokia 3310'lunun iPhone'suzluğundan daha vahimdir - inceliğin bittiği an.)
Paket düştüğü yerde kalıyor. Bazı şeyler, kaldıran olmazsa düştüğü yerde kalır. Eğilip almak mı zor? Biraz. Ama daha çok, onu eninde sonunda oradan alacak olmanın verdiği mecburi telaşsızlık hali. Yerde olmasına rağmen ona muhtaç olan benim. Hemen almıyor olmamsa, sadece bir başkaldırı hevesi; ve hatta müsfettesi. Sanki sigara paketi, yere düşünce kaldırılmayı hak etmiyormuş gibi. (Belki ben de bir gün sigara yüzünden yere düşeceğim ve kaldırılmayı hak etmeyeceğim.)
Şimdilik bana muhtaç olmasının verdiği güç, birazdan beni ona doğru eğilmek zorunda bırakacak. İkimiz de biliyoruz ki o -dolu olduğu sürece- asla düştüğü yerde kalmayacak ve bu düşe kalka ilerleyen simbiyotik ve illa ki parazitik ilişkinin sonunda olan bana olacak.
Umarım bir gün sigarayı bırakabilirim ve yine umarım o gün geldiğinde de Barış Bıçakçı hâlâ yazıyor olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder