civar köyler

21 Kasım 2013 Perşembe

Berkin, Güzel Çocuğum

Biliyor musun, bazı insanlar gözleri açık, ağızları açık, elleri çalışkan, ayakları yorgun da olsa uyuyorlar. Ve biliyor musun, senin uykun bile onların uyanıklığından daha diri. Sen uyandığında güzel çocuğum, ayılacağız hepimiz. Sen uyanacaksın ya, uyumak zor gelecek bütün gözlere.
Berkin, güzel çocuğum…
İçinde uyumayan bir sen var, biliyorum. Belki sesi cılız çıkıyor. Ama onu dinle Berkinim. O ses, şanını küçüklüğünden alan bir kıymık gücünde. O ses hiç vazgeçmiyor. Çünkü ben, sen, onlar, onların içindeki ben, anayasa, kutsal kitaplar, ananeler, anneanneler, hayat bilgisi dersi kitapları, sınıf başkanları, atasözü ve deyimler sözlüğü, fizik, biyoloji kuralları hep aynı şeyi söylüyor: Uyan.Uyan, yalnız değilsin. Uyan, bekleyenlerin var. Uyan, iki lafımızdan biri sensin. Uyan, özledik gülüşünü. Uyan, mahmurluğundan öpelim. Uyan, hayat mücadele ister. Uyan konuş; uyan sus… Sen yeter ki uyan.
Berkin, güzel çocuğum…
Dedim ya, uyuyarak yaşayan insanlar var. Belki inanmayacaksın bana, anlamayacaksın, nasıl olabilir diye… Sen bir gün uyanacaksın, biliyorum. Ve sen uyandığında dünyanın bütün uyuyanları uyanacak. Ama demiyorum ki, gel bizi uyandır. Demiyorum perdemizi açan ol, ışığı içeri sen buyur et. Sen sadece uyan. Uyanışın hepimizin uyanışı olacak, sadece bunu müjdeliyorum sana.
Güzel çocuk, masum çocuk… Saklanmış kahkahalar var. Ertelenmiş kucaklaşmalar. Harcanmamış sevinç gözyaşları. Bir habere bakıyor hepsi. Bir an gelecek, “Berkin uyandı!” diyecekler. Gör bak o zaman… O güne sakladığımız kahkahalarla, coşkumuzla, çığlıklarımızla kucaklayacağız her şeyi, adı uyanış olan ne varsa. Uzun sürmüş bütün uykuların bittiği an olacak gözkapaklarının aralandığı o saniye. “Anne…” diyeceksin belki, belki de su isteyeceksin. Dinç ve dinlenmiş, belki de daha yorgun, sesin çatallı, başın biraz ağırlaşmış… Kaldığın yerden devam edeceksin. Kaldığın yerde binlerce ‘abin’ ve ablan, annen ve baban, dostun ve kardeşin seninle devam edecek. Şair demiş ya hani, “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diye. Sen uyanacaksın ve hiçbir şair bu kadar haklı çıkmayacak.
Bir yeryüzü kahvaltısı bekliyor olacak seni.
Berkin, güzel çocuğum…
Uyanışın uzun olsun uykundan. Gereğinden fazla sürmüş bir uykunun acısını çıkarırcasına yaşa. Sen bir yola çık, yoldaş olacak çok insan var. Yüklerin olsun yaşarken, taşıyacak çok insan. Âşık ol, dinleyecek çok dostun. Sen yalnız değilsin Berkinim, uyanmaktan hiç korkma.
Bir neden mi istiyorsun yoksa uyanmak için? Hakkın var güzel kardeşim.
Öyleyse söz sana: Fırından ekmek almaya giderken derin uykulara dalan çocukların ülkesi olmayacak burası.
Bir daha olmayacak.


8 Ekim 2013 Salı

Leyla neden böyle?

İçimde, av peşindeki bir sivrisinek sürüsünün çıkardığı sinir bozucu gürültüye denk bir cenk var. Oysa ordular birer kişiden ibaret, üstelik sadece biri bağırıyor. Diğeri uyumakta.

İçimde uyuyan biri var. Cesametli ve inatçı. Mağarasında kendine kurban edilecek âdemoğlunu bekleyen bir dev kibrinde. Onun yanında pire minikliğinde bir ben daha. Uyumayan, uyutmak istemeyen. Şanını küçüklüğünden alan bir kıymık gücünde. Rahat vermiyor, ele gelmiyor, kaçı(nı)lmaz.

İşte bu ikisinin cenkleşmeleri, cılız ben’den ziyade devin, uykusunun derinliğine yüzyıllık bir atalet sığdırışının gürültüsüyle inletiyor ovalarımı. Ben hangisiyim? Her ikisi de. Kendisini benimseyememiş iki yarım ruh. Uyuyan uyurken yoruluyor, uyandırmak isteyense çıkmayan sesinden. Ne kadar kendimi o zayıf seste hemhâl etmeye çalışsam da dev her seferinde bir iç çekiş derine daha iniyor. Ve uykusu bir esneme gibi bulaşıcı; sonsuz bir esneme. 


Uyan, yalnız değilsin. Uyan, sorumlulukların var. Uyan, hayat mücadele ister. Uyan, kendini geliştir. Uyan konuş; uyan sus...

“İyi ki öleceğim,” diyor insan, “ya ölümsüz olsaydım…” İyi ki öleceğim –bir insanım ben, bir olamamış–, iyi ki öleceğim.

Yine de bir ölüm unutkanlığı içinde yaşıyorum. Ölüm yokmuş gibi, sahiplenmeden hayatımı. Dün yok, yarın muamma. Bugün ise parça parça. Ben, Leyla, neden böyle?

Çocukluğumu hatırlamaya çalışıyorum. Fotoğraflar histen yoksun; tanıdık insanların, hiç görmediğim kıyafetler içinde, hiç görmediğim mekânlarda çekilmiş fotoğrafları gibi. İçinde benim olduklarım da pek farklı değil. O fotoğrafı çektirmiş olmam şaşırtmıyor beni sadece. “Ben bunu ne zaman çektirdim?” hayreti olmadan, duygudan ziyade bilgiye aşinalık.


Hikâyeler daha uzağa düşüyor. Hepsi başkasının başına gelmiş gibi. Kendimi dondurulmuş görüntülerin şekilsiz biraradalığında görüyorum. Zaman zaman masa hizasında, zaman zaman yanağım halıda, zaman zaman gözümün önünde uçuşan bir sabun köpüğünün aksinde ya da yeni ayakkabılarımı vitrinlerden izleyerek yürürken. Konuştuğumu hiç hatırlamıyorum örneğin. Bir dilsizin kâbusu kadar sessiz. Çocukluğum askerlik anıları gibi konsantre. Birkaç komik, ilginç, absürd anılar antolojisi. Okunmuş da olabilir, duyulmuş da. Başkasının da olabilir. Benim olmayabilir. “Küçük Leyla’nın Maceraları” isimli, her biri münferit bölümlerden oluşan, devamlılığın yerlerde süründüğü bir dizi film. 
Reyting magmada. 

25 Ağustos 2013 Pazar

Yürünen onca çetin yoldan sonra bi kerecik, gerçekle yüzleştikten, ona göğüs germeye hazırken bi kerecik, biraz olsun büyümüş, hamuru en içinden biraz daha pişmiş, biraz aklı ermeye başlamışken bi kerecik...
Bir düğüm daha çözülmüş, elimde artık düğümsüz bir ip varken bi kerecik, bi kerecik olsun inandım.
Tamamlandığıma.
Ah ne kadar hafiftim, ne kadar telaşsız, ne kadar sakin. Düğümsüz.

Biz seninle karşılıklı o yumakla çile dolayacaktık. Zincir çekecektik ince tığla. Kenar süsü yapacaktık.
Ben sana kışın kazak, atkı örecektim. Makinede çekecekti bazen, karşılıklı sündürüp eski haline getirecektik. Artanından kedilere oyuncak yapacaktık.
Takılacaktın bir yerlere, ilmiğin atacaktı. Ben dikecektim kedilerden gizli yumaktan çalıp.
Çamaşırlar serecektik üstüne, inadına terimiz kokacaktı en temizi.
Bağlanacaktık, çözülecektik, gidecektik uzaklara. Dönerken kaybolmamak için bir ucu terliklerimize bağlı olacaktı ayakkabılıktaki.
Çay sallayacaktık ucunda. Her bedduamızda çaydanlık gururlanacaktı mutfakta. Özür dileyecektik demlendikçe.
Uçurtma uçuracaktık ipimizle; Şakran Cezaevi
nin önünde, Elif ve çocuklar için.
İspalyamız olacaktık birbirimizin, dallarımıza bağlanacaktık. Bazen sarılmak için bile önce tutunmak gerekecekti, tutacaktık.
Parmaklarıma dolayıp karışık bir şekille gelecektim karşına. Zor bir yanıtı olacaktı. Daha zoruyla cevap verecektin. Bilemeyecektim, utanacaktım. Sarılacaktın o zaman, 
İp olmadan soru da olmaz, üzülme diyecektin.
Yarışacaktık 100e kadar ip atlamada, bir ucunu kapı koluna bağlayarak. Hep kapı kazanacaktı.
Üşenecektik bazen karnımızı doyurmaya bile, sepeti sallayacaktık hepi topu bir ekmek üç yumurta için. Kıçımızı ancak veresiyede kaldıracaktık, yoksa ayıp olacaktı bakkala. Para bozacaktı bizi sevgilim, tembelleşecektik.

İnceldiği yerden kopacaktı ip, bölünecekti.
İpler gerilecekti sonra; sessiz kahvaltı, tatsız çay, atkısız kış. Ne sen üşü, ne benim ağzımın tadı bozulsun, ha babam düğümleyecektik.
Bir gün gelecek, elimizde düğüm düğüm olmuş bir ipin ucunu ararken buluşacaktık ortada. Ve her düğümde, yine de, yine de seni sevecektim.

Biliyorum, böyle olacaktı. Çünkü hayatımın şu bitmeyen anında, şu kocaman noktada, elimde çelik gibi sağlam bir iple yazıyorum bunları.
Sensizliğin kırbacı. 

İpin ucundayım. Mutsuzluğun ucundayım.

21 Mayıs 2013 Salı

Kamusal alanda ağlayan kadın'ın cinsiyetler üzerindeki etkisi



Yakın zamanda yaşadığım acı kayıp üzerine, bedenimin ve kalbimin keder karşısında verdiği alışılmışın dışında tepkiler beni hem gafil avlamakta, hem şaşırtmakta, hem de her şeye rağmen durmayan zihnimi (iyi mi, kötü mü, bilemiyorum) sosyal tespitlerde bulunmaya itmektedir. Bunlardan en önemlisi ve üzerine düşünmeme neden olan durum, aniden bastıran ağlama nöbetleri. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu ağlama nöbetlerini, bir tür sosyal tespit konusu haline getiren mecra ise kamusal alanda yaşanmaları.

Son birkaç günde yaşadığım bu tecrübe, kamusal alanda ağlayan kadın karşısında erkek ve kadının tepkilerinin belirgin farklılıklar taşıdığını gösterdi. Her iki cinsiyetin de kendi içinde ortak yönleri bulunan bu tepkiler, konu cinsiyetlerarası bir değerlendirme olduğunda birbirinden neredeyse tamamen ayrılıyor. 

Aşağıdaki değerlendirmeye geçmeden önce belirtilmelidir ki söz konusu ağlama, hıçkırıklara boğulmak şeklinde değil, usul usul ama saklanamayacak kadar da yoğun olarak tanımlanabilir. 

Kadın: 
Kamusal alanda ağlayan kadın karşısında bir kadının tepkisi istisnasız olarak iletişime geçmekten yana. Bu iletişim; bir mendil uzatmak, omza hafifçe ve şefkatle dokunmak ya da bizatihi konuşmak olabiliyor. Söz konusu alan eğer bir toplu taşıma aracıysa ağlayan kadın’ı gören birden fazla kadın olabiliyor ve ağlayan kadın’la iletişime geçme konusunda sessiz bir anlaşmayla kendi aralarında bir lider seçtiklerini düşündüren profesyonellikte davranıyorlar. Gözlerini ağlayan kadın’a dikmeden, ancak birilerinin onunla ilgilendiğine emin olma çabası içinde. Elbette ki bazı kadınlar, ağlayan hemcinslerini yalnız bırakmaktan ya da rahatsız etmemekten yana. Fakat belli ki bu düşünce, mendil uzatmaya ve şefkatli bir dokunuşa engel değil. Dolayısıyla bu kadınlar kümesi içinde, ağlayan kadın’ı yalnız bırakmaktan ya da onu rahatsız edeceğinden endişe duyan kadınlardan müteşekkil bir alt küme varsa da sonuç değişmiyor. Bir kadın mutlaka “yalnız değilsin” ya da “geçecektir” diyen o temasın üstlenicisi oluyor.

Erkek: 
Tecrübelerim erkeklerin, doğrudan ya da dolaylı herhangi bir temasta bulunmak konusunda aksi bir tutum içinde olduklarını gösterdi. Nedenlerine değinmeden önce ağlayan kadın karşısında takındıkları tutumu belirtmeye çalışacağım. Genel eğilim ağlayan kadın’ı fark ettiklerinde onu rahatsız etmemekten yana. Bazılarının beden dili, ne yapacaklarını bilemediklerini düşündürüyor. Hasbelkader göz göze gelinen anlarda, erkeklerin bakışındaki merhamet aşikâr. Ancak ya gerçekten ne yapacaklarına dair bir tecrübeden yoksun olduklarından ya da “ağlama” eylemi daha ziyade kadınla kol kola yürüdüğünden, bu durum karşısında müdahil olmamaya çalışıyorlar. Nedenlerine gelince: tahminlerim, kadının bir diğer kadına doğrudan teması bir özgürlük sorunu değilken erkeğin kadın bedenine dokunmasının alt metninin, onu bu özgürlükten mahrum ettiği yönünde. Çünkü söz konusu özgürlük, erkek ve kadın arasında tarih boyunca bir suiistimal tehdidini de içinde barındırıyor. Erkek de şefkatle uzatacağı yabancı elini, ağlayan kadın tarafından tacizci bir el olarak algılanması şüphesiyle cebinde tutuyor. Bir diğer faktör ise seyirci varlığı. Eğer ağlayan kadın bir taksi müşterisi ise, dolayısıyla ortamda erkek ile ağlayan kadın’dan başkası yoksa erkek onun derdini sormaktan ve kendi tecrübeleri ışığında yardımcı olmaktan çekinmiyor. Hiçbir şey yapamıyorsa, “fullediği” deponun ödülü olarak verilen mendillerden uzatıyor: “Halini görüyorum, istersen dinlerim de, ama sormam.” ancak başka insanların olduğu bir mecliste bu görevi ya diğer kadınlara devrediyor ya da seyirci faktörü, yanlış anlaşılma ve neticede rezil olma ihtimalinin, ağlayan kadın’ı teselli etme isteğine baskın çıkmasına neden oluyor. 

Ağlamak, tek başına bile erkeklerden esirgenen bir eylemken, kamusal alanda ağlayan bir erkek görmek enderden de ender bir durum. Hal böyleyken kamusal alanda ağlayan erkeğin meselesi daima ya ölüme ya da o minvalde derin bir kedere işaret ediyor. Tersi durumun işaret ettiği anlam ise, yani kamusal alanda ağlayan kadın’ın meselesi, sevgiliyle yapılan bir kavgadan ya da ayrılıktan ölüme kadar uzanabilir. Ama her durumda sanıyorum ilk akla gelen asla ölüm olmaz. (Burada, en başta belirttiğim, ağlama halinden kastedilen derecenin hatırlatılması icap ediyor.) Kamusal alanda -sokakta, toplu taşıma aracında, takside, pazaryerinde- ağlayan bir erkek görmediğim için, onun karşısında takınılacak tavrın cinsiyetlerarası farkını bilemiyorum. Ama tahminlerim, erkeklerin, ağlayan erkek’in omzuna kolunu atmakla başlayacak bir hasbıhali gösteriyor.

Bu konu ve bu konunun işaret ettiği çevre konular elbette ki tartışmaya ve üzerine eklemeler yapılmaya muhtaç. Yukarıdaki düşünceler, kabaca ele alınmış bir tecrübeler silsilesi olarak değerlendirilirse haksızlık edilmiş olmaz. 

Naçizane varlığım sakince selamlar sizi.

21 Mart 2012, İstanbul