civar köyler
21 Kasım 2013 Perşembe
8 Ekim 2013 Salı
Leyla neden böyle?
İçimde, av
peşindeki bir sivrisinek sürüsünün çıkardığı sinir bozucu gürültüye denk bir
cenk var. Oysa ordular birer kişiden ibaret, üstelik sadece biri bağırıyor.
Diğeri uyumakta.
İçimde uyuyan
biri var. Cesametli ve inatçı. Mağarasında kendine kurban edilecek âdemoğlunu
bekleyen bir dev kibrinde. Onun yanında pire minikliğinde bir ben daha.
Uyumayan, uyutmak istemeyen. Şanını küçüklüğünden alan bir kıymık gücünde.
Rahat vermiyor, ele gelmiyor, kaçı(nı)lmaz.
İşte bu ikisinin
cenkleşmeleri, cılız ben’den ziyade devin, uykusunun derinliğine yüzyıllık bir
atalet sığdırışının gürültüsüyle inletiyor ovalarımı. Ben hangisiyim? Her ikisi
de. Kendisini benimseyememiş iki yarım ruh. Uyuyan uyurken yoruluyor,
uyandırmak isteyense çıkmayan sesinden. Ne kadar kendimi o zayıf seste hemhâl
etmeye çalışsam da dev her seferinde bir iç çekiş derine daha iniyor. Ve uykusu
bir esneme gibi bulaşıcı; sonsuz bir esneme.
Uyan, yalnız
değilsin. Uyan, sorumlulukların var. Uyan, hayat mücadele ister. Uyan, kendini
geliştir. Uyan konuş; uyan sus...
“İyi ki
öleceğim,” diyor insan, “ya ölümsüz olsaydım…” İyi ki öleceğim –bir insanım
ben, bir olamamış–, iyi ki öleceğim.
Yine de bir ölüm
unutkanlığı içinde yaşıyorum. Ölüm yokmuş gibi, sahiplenmeden hayatımı. Dün
yok, yarın muamma. Bugün ise parça parça. Ben, Leyla, neden böyle?
Çocukluğumu
hatırlamaya çalışıyorum. Fotoğraflar histen yoksun; tanıdık insanların, hiç
görmediğim kıyafetler içinde, hiç görmediğim mekânlarda çekilmiş fotoğrafları
gibi. İçinde benim olduklarım da pek farklı değil. O fotoğrafı çektirmiş olmam
şaşırtmıyor beni sadece. “Ben bunu ne zaman çektirdim?” hayreti olmadan,
duygudan ziyade bilgiye aşinalık.
Hikâyeler daha
uzağa düşüyor. Hepsi başkasının başına gelmiş gibi. Kendimi dondurulmuş
görüntülerin şekilsiz biraradalığında görüyorum. Zaman zaman masa hizasında,
zaman zaman yanağım halıda, zaman zaman gözümün önünde uçuşan bir sabun
köpüğünün aksinde ya da yeni ayakkabılarımı vitrinlerden izleyerek yürürken.
Konuştuğumu hiç hatırlamıyorum örneğin. Bir dilsizin kâbusu kadar sessiz.
Çocukluğum askerlik anıları gibi konsantre. Birkaç komik, ilginç, absürd anılar
antolojisi. Okunmuş da olabilir, duyulmuş da. Başkasının da olabilir. Benim
olmayabilir. “Küçük Leyla’nın Maceraları” isimli, her biri münferit bölümlerden
oluşan, devamlılığın yerlerde süründüğü bir dizi film.
Reyting magmada.
25 Ağustos 2013 Pazar
Yürünen
onca çetin yoldan sonra bi’ kerecik, gerçekle yüzleştikten, ona göğüs germeye
hazırken bi’ kerecik, biraz olsun büyümüş, hamuru en içinden biraz daha pişmiş,
biraz aklı ermeye başlamışken bi’ kerecik...
Bir düğüm daha çözülmüş, elimde artık düğümsüz bir ip varken
bi’ kerecik, bi’ kerecik olsun inandım.
Tamamlandığıma.
Ah ne kadar hafiftim, ne kadar telaşsız, ne kadar sakin. Düğümsüz.
Biz seninle karşılıklı o yumakla çile dolayacaktık. Zincir çekecektik ince tığla. Kenar süsü yapacaktık.
Ben sana kışın kazak, atkı örecektim. Makinede çekecekti bazen, karşılıklı sündürüp eski haline getirecektik. Artanından kedilere oyuncak yapacaktık.
Takılacaktın bir yerlere, ilmiğin atacaktı. Ben dikecektim kedilerden gizli yumaktan çalıp.
Çamaşırlar serecektik üstüne, inadına terimiz kokacaktı en temizi.
Bağlanacaktık, çözülecektik, gidecektik uzaklara. Dönerken kaybolmamak için bir ucu terliklerimize bağlı olacaktı ayakkabılıktaki.
Çay sallayacaktık ucunda. Her bedduamızda çaydanlık gururlanacaktı mutfakta. Özür dileyecektik demlendikçe.
Uçurtma uçuracaktık ipimizle; Şakran Cezaevi’nin önünde, Elif ve çocuklar için.
İspalyamız olacaktık birbirimizin, dallarımıza bağlanacaktık. Bazen sarılmak için bile önce tutunmak gerekecekti, tutacaktık.
Parmaklarıma dolayıp karışık bir şekille gelecektim karşına. Zor bir yanıtı olacaktı. Daha zoruyla cevap verecektin. Bilemeyecektim, utanacaktım. Sarılacaktın o zaman, “İp olmadan soru da olmaz, üzülme” diyecektin.
Ah ne kadar hafiftim, ne kadar telaşsız, ne kadar sakin. Düğümsüz.
Biz seninle karşılıklı o yumakla çile dolayacaktık. Zincir çekecektik ince tığla. Kenar süsü yapacaktık.
Ben sana kışın kazak, atkı örecektim. Makinede çekecekti bazen, karşılıklı sündürüp eski haline getirecektik. Artanından kedilere oyuncak yapacaktık.
Takılacaktın bir yerlere, ilmiğin atacaktı. Ben dikecektim kedilerden gizli yumaktan çalıp.
Çamaşırlar serecektik üstüne, inadına terimiz kokacaktı en temizi.
Bağlanacaktık, çözülecektik, gidecektik uzaklara. Dönerken kaybolmamak için bir ucu terliklerimize bağlı olacaktı ayakkabılıktaki.
Çay sallayacaktık ucunda. Her bedduamızda çaydanlık gururlanacaktı mutfakta. Özür dileyecektik demlendikçe.
Uçurtma uçuracaktık ipimizle; Şakran Cezaevi’nin önünde, Elif ve çocuklar için.
İspalyamız olacaktık birbirimizin, dallarımıza bağlanacaktık. Bazen sarılmak için bile önce tutunmak gerekecekti, tutacaktık.
Parmaklarıma dolayıp karışık bir şekille gelecektim karşına. Zor bir yanıtı olacaktı. Daha zoruyla cevap verecektin. Bilemeyecektim, utanacaktım. Sarılacaktın o zaman, “İp olmadan soru da olmaz, üzülme” diyecektin.
Yarışacaktık
100’e kadar ip atlamada, bir ucunu kapı koluna bağlayarak. Hep kapı kazanacaktı.
Üşenecektik bazen karnımızı doyurmaya bile, sepeti sallayacaktık hepi topu bir ekmek üç yumurta için. Kıçımızı ancak veresiyede kaldıracaktık, yoksa ayıp olacaktı bakkala. Para bozacaktı bizi sevgilim, tembelleşecektik.
İnceldiği yerden kopacaktı ip, bölünecekti.
İpler gerilecekti sonra; sessiz kahvaltı, tatsız çay, atkısız kış. Ne sen üşü, ne benim ağzımın tadı bozulsun, ha babam düğümleyecektik.
Bir gün gelecek, elimizde düğüm düğüm olmuş bir ipin ucunu ararken buluşacaktık ortada. Ve her düğümde, yine de, yine de seni sevecektim.
Biliyorum, böyle olacaktı. Çünkü hayatımın şu bitmeyen anında, şu kocaman noktada, elimde çelik gibi sağlam bir iple yazıyorum bunları.
Sensizliğin kırbacı.
İpin ucundayım. Mutsuzluğun ucundayım.
Üşenecektik bazen karnımızı doyurmaya bile, sepeti sallayacaktık hepi topu bir ekmek üç yumurta için. Kıçımızı ancak veresiyede kaldıracaktık, yoksa ayıp olacaktı bakkala. Para bozacaktı bizi sevgilim, tembelleşecektik.
İnceldiği yerden kopacaktı ip, bölünecekti.
İpler gerilecekti sonra; sessiz kahvaltı, tatsız çay, atkısız kış. Ne sen üşü, ne benim ağzımın tadı bozulsun, ha babam düğümleyecektik.
Bir gün gelecek, elimizde düğüm düğüm olmuş bir ipin ucunu ararken buluşacaktık ortada. Ve her düğümde, yine de, yine de seni sevecektim.
Biliyorum, böyle olacaktı. Çünkü hayatımın şu bitmeyen anında, şu kocaman noktada, elimde çelik gibi sağlam bir iple yazıyorum bunları.
Sensizliğin kırbacı.
İpin ucundayım. Mutsuzluğun ucundayım.
21 Mayıs 2013 Salı
Kamusal alanda ağlayan kadın'ın cinsiyetler üzerindeki etkisi
Yakın zamanda yaşadığım
acı kayıp üzerine, bedenimin ve kalbimin keder karşısında verdiği alışılmışın
dışında tepkiler beni hem gafil avlamakta, hem şaşırtmakta, hem de her şeye
rağmen durmayan zihnimi (iyi mi, kötü mü, bilemiyorum) sosyal tespitlerde bulunmaya
itmektedir. Bunlardan en önemlisi ve üzerine düşünmeme neden olan durum, aniden
bastıran ağlama nöbetleri. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu ağlama
nöbetlerini, bir tür sosyal tespit konusu haline getiren mecra ise kamusal
alanda yaşanmaları.
Son birkaç günde yaşadığım bu tecrübe, kamusal alanda ağlayan
kadın karşısında erkek ve kadının tepkilerinin belirgin farklılıklar taşıdığını
gösterdi. Her iki cinsiyetin de kendi içinde ortak yönleri bulunan bu tepkiler,
konu cinsiyetlerarası bir değerlendirme olduğunda birbirinden neredeyse tamamen
ayrılıyor.
Aşağıdaki değerlendirmeye geçmeden önce belirtilmelidir ki söz
konusu ağlama, hıçkırıklara boğulmak şeklinde değil, usul usul ama
saklanamayacak kadar da yoğun olarak tanımlanabilir.
Kadın:
Kamusal alanda ağlayan kadın karşısında bir kadının tepkisi
istisnasız olarak iletişime geçmekten yana. Bu iletişim; bir mendil uzatmak,
omza hafifçe ve şefkatle dokunmak ya da bizatihi konuşmak olabiliyor. Söz
konusu alan eğer bir toplu taşıma aracıysa ağlayan kadın’ı gören birden fazla
kadın olabiliyor ve ağlayan kadın’la iletişime geçme konusunda sessiz bir
anlaşmayla kendi aralarında bir lider seçtiklerini düşündüren profesyonellikte
davranıyorlar. Gözlerini ağlayan kadın’a dikmeden, ancak birilerinin onunla ilgilendiğine
emin olma çabası içinde. Elbette ki bazı kadınlar, ağlayan hemcinslerini yalnız
bırakmaktan ya da rahatsız etmemekten yana. Fakat belli ki bu düşünce, mendil
uzatmaya ve şefkatli bir dokunuşa engel değil. Dolayısıyla bu kadınlar kümesi
içinde, ağlayan kadın’ı yalnız bırakmaktan ya da onu rahatsız edeceğinden
endişe duyan kadınlardan müteşekkil bir alt küme varsa da sonuç değişmiyor. Bir
kadın mutlaka “yalnız değilsin” ya da “geçecektir” diyen o temasın üstlenicisi
oluyor.
Erkek:
Tecrübelerim erkeklerin, doğrudan ya da dolaylı herhangi bir
temasta bulunmak konusunda aksi bir tutum içinde olduklarını gösterdi.
Nedenlerine değinmeden önce ağlayan kadın karşısında takındıkları tutumu
belirtmeye çalışacağım. Genel eğilim ağlayan kadın’ı fark ettiklerinde onu
rahatsız etmemekten yana. Bazılarının beden dili, ne yapacaklarını
bilemediklerini düşündürüyor. Hasbelkader göz göze gelinen anlarda, erkeklerin
bakışındaki merhamet aşikâr. Ancak ya gerçekten ne yapacaklarına dair bir
tecrübeden yoksun olduklarından ya da “ağlama” eylemi daha ziyade kadınla kol
kola yürüdüğünden, bu durum karşısında müdahil olmamaya çalışıyorlar.
Nedenlerine gelince: tahminlerim, kadının bir diğer kadına doğrudan teması bir
özgürlük sorunu değilken erkeğin kadın bedenine dokunmasının alt metninin, onu
bu özgürlükten mahrum ettiği yönünde. Çünkü söz konusu özgürlük, erkek ve kadın
arasında tarih boyunca bir suiistimal tehdidini de içinde barındırıyor. Erkek
de şefkatle uzatacağı yabancı elini, ağlayan kadın tarafından tacizci bir el
olarak algılanması şüphesiyle cebinde tutuyor. Bir diğer faktör ise seyirci
varlığı. Eğer ağlayan kadın bir taksi müşterisi ise, dolayısıyla ortamda erkek
ile ağlayan kadın’dan başkası yoksa erkek onun derdini sormaktan ve kendi
tecrübeleri ışığında yardımcı olmaktan çekinmiyor. Hiçbir şey yapamıyorsa, “fullediği”
deponun ödülü olarak verilen mendillerden uzatıyor: “Halini görüyorum, istersen
dinlerim de, ama sormam.” ancak başka insanların olduğu bir mecliste bu görevi
ya diğer kadınlara devrediyor ya da seyirci faktörü, yanlış anlaşılma ve
neticede rezil olma ihtimalinin, ağlayan kadın’ı teselli etme isteğine baskın
çıkmasına neden oluyor.
Ağlamak, tek başına bile erkeklerden esirgenen bir eylemken,
kamusal alanda ağlayan bir erkek görmek enderden de ender bir durum. Hal
böyleyken kamusal alanda ağlayan erkeğin meselesi daima ya ölüme ya da o
minvalde derin bir kedere işaret ediyor. Tersi durumun işaret ettiği anlam ise,
yani kamusal alanda ağlayan kadın’ın meselesi, sevgiliyle yapılan bir kavgadan
ya da ayrılıktan ölüme kadar uzanabilir. Ama her durumda sanıyorum ilk akla
gelen asla ölüm olmaz. (Burada, en başta belirttiğim, ağlama halinden
kastedilen derecenin hatırlatılması icap ediyor.) Kamusal alanda -sokakta,
toplu taşıma aracında, takside, pazaryerinde- ağlayan bir erkek görmediğim
için, onun karşısında takınılacak tavrın cinsiyetlerarası farkını bilemiyorum.
Ama tahminlerim, erkeklerin, ağlayan erkek’in omzuna kolunu atmakla başlayacak
bir hasbıhali gösteriyor.
Bu konu ve bu konunun işaret ettiği çevre konular elbette ki
tartışmaya ve üzerine eklemeler yapılmaya muhtaç. Yukarıdaki düşünceler, kabaca
ele alınmış bir tecrübeler silsilesi olarak değerlendirilirse haksızlık edilmiş
olmaz.
Naçizane varlığım sakince selamlar sizi.
21 Mart 2012, İstanbul
21 Mart 2012, İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)