civar köyler

21 Mayıs 2014 Çarşamba


Bir ayrıntı esasen ama sık sık karşıma çıktığı için ne düşündüğümü buradan belirteyim. Özellikle bugün* ve geçmiş günlerde Ali İsmail için söylenen/paylaşılan bir şarkı haline geldi “Ali”. Hani Sezen Aksu’nun ve son dönemde Ceylân Ertem’in söylediği.

“Söğüt boyunca büyüttüğü" yâri “kendini başka ellere verince” öldürmek için pusuya yatan, ama kurşunu “kahpeye” değil de kendine sıkan Ali, Ali İsmail Korkmaz değildir. Ali İsmail’i anacağımız şarkı bu değildir. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Alisi, daha çok kadın cinayetlerine konu olan, “başka bir erkekle ilişkisi olduğunu öğrendim, öldürdüm” diyen Ali'dir benim nazarımda.

Sezen Aksu’nun, Ali Kocatepe’nin, Ceylân Ertem’in, şiirin bu karanlık tarafını görmemize engel olan büyü yok sayılamaz. Ama dediğim gibi, büyüdür. Gerçek benim için karanlıkta sırıtandır.

Ceylân Ertem yorumu için ♫♫

* 3 Şubat 2014. Ali İsmail'in Kayseri Adliye'sinde görülen dava günü.

Işıklı maden işçisi silueti aslında neyi anlatıyor?




Soma'ya dair izlenimlerimdir. 14 Mayıs akşamından 15 Mayıs öğleden sonrasına kadar geçen zamanı kapsıyor.

- Konuştuğum işçilerin bazıları sessiz kalmakla konuşmak arasında gidip geliyordu. Onların böyle ikilemde kalmasının nedeni ise şirketin devam edip etmeyeceğini bilmemeleri ve yaşadıkları faciayı idrak etmekte zorlanmalarından kaynaklanan bir "yarın" muamması. Şirket varlığına devam edecekse ne yapacaklar? İşçilerin bugüne dair duydukları öfke ve üzüntü geleceklerine dair duydukları endişeye karışıyor. Çoğu aynı şeyi söylüyor: "Evde çocuklarımız var..." 
Madencilikten başka hiçbir istihdam alanı olmayan, maden işçiliğine mahkûm edilmiş Soma'nın sokak süsleri bile ışıklı maden işçisi silueti. İlçeye bu şekilde bir kimlik kazandırmaya çalışılmış, fakat yönetimin/iktidarın adeta gurur nişanesi gibi taşıdığı bu doğal kaynak, özünde orada yaşayan herkesin taşerona, ölüme ve hastalığa mahkûmiyetini simgeliyor. 







- Benim bulunduğum saatlerde yapılan çalışma, kurtarma değil aramaydı artık. Ailelerin pek çoğu hastaneye gönderilmişti, çünkü onlara tespitin orada yapılacağı, hastanede beklemeleri söylendi.

- Sürekli bir hareket vardı ocakta. Tahlisiye olarak bilinen, cenazeleri çıkaracak olan ekibin içeri girebilmesi için öncelikle içerideki karbonmonoksidin dışarı çıkarılması gerekiyordu ve bu zehirli gaz tahliyesi bütün gece ve gündüz devam etti. Bir ara, gece, tünele doğru koşturan işçileri gördüğümüzde tahlisiye ekibinin artık içeri girecek durumda olduğunu düşündük. Bekleyen işçilerden birine sorduğumuzda, "Zehirli gazın başka noktalardan çıkmaması için hava kapaklarını kapatmaya gidiyorlar, bu ekibin görevi o" dedi. Bu da ocaktaki çalışmanın aslında nasıl meşakkatli ve iptidai şartlarda ilerlediğinin göstergelerinden. 

- Yangını söndürmek için kurdukları baraj sisteminde yanan bölgelere kül ve su karışımı gönderiyorlar. Bu da betonlaşmaya neden oluyor. Benim ve orada olan diğer arkadaşlarımın işçilere sorduğu "Bu betonlaşma cenazelerin orada kalacakları anlamına mı geliyor?" sorusuna hepsi hayır yanıtını veriyor. "Betonlaşma olduğu doğru, fakat biz külü yanan bölgelere hortumlarla, boşluklar bırakarak veriyoruz. Bir bölgeyi tamamen kapatmıyoruz. Yangını oraya hapsediyoruz" şeklinde açıkladılar. 

- Aşağıda kalan işçilerin sayısı orada da muhtelif. Kırkağaç soğuk hava tesisinde en az 300 cansız beden olduğunu pek çok madenciden duydum. Biri oradan yeni gelmişti. 

- Arama-kurtarma ekipleri yerin altına inmiyor. O konuda uzman değillermiş. Tünele inenler yine maden işçileri. Arama-kurtarma ekipleri onlara yardım ediyor. Bir işçi bu durumu şöyle anlattı: "Enkaz çalışmasını iyi bildiğimiz için Van depreminde gönüllü gitmiştik. Fakat biz de orada yardımcı durumdaydık. Onlar da şimdi burada bize yardım ediyor, çünkü madeni en iyi biz biliyoruz."

- Soma dışından gelen insanlara karşı tepkili olanlar vardı. Ki gelenlerin hepsi Somalılarla dayanışma içinde olmak; ya doktor, avukat gibi uzmanlıkları doğrultusunda ya da yalnız olmadıklarını göstermek ve doğru bilgiye ulaşmak/aktarmak için gelen gönüllü insanlar. Tepkilerin tek muhatabının, kâr için insanı harcayan sermaye ve iktidar sahipleri olması gerektiğini düşünebiliriz. Fakat gördüğüm kadarıyla işler pek öyle yürümüyor. Madenin altında kalan işçilerin gerçek sayısının kaç olduğundan tutun da gönüllülerin oradaki fonksiyonlarına kadar her şey tartışma konusu olabiliyor. Tıpkı, çizmesinin sedyeyi kirleteceğini düşünen işçi kardeşim gibi, ağzından çıkacakların kaosa neden olacağını düşünen ya da yanındakini susturmaya çalışan işçiler de var. 
Söz konusu hararetli tartışmalardan biri 14 Mayıs gecesi yaşandı. İzmir’den gelen bir grup gönüllü üniversiteliden biri gördüklerini CNN Türk’e anlatırken “penguen haberciliği” akımını kaldığı yerden devam ettiren kanal, gönüllü arkadaşın anlattıkları üzerine canlı yayını kesmiş.
Yayında anlatamadıklarını oradaki bizlere anlatırken çıkan tartışmalar, o akşamki gergin havayı anlatmaya yeter sanıyorum. O ânı kaydederken gönüllü öğrenciye muhalefet eden işçilerin “neyin peşinde” olduklarından ziyade; yaşanan facianın, geride kalanlar üzerinde neler yarattığını, nasıl savrulduğumuzu ve hakikatle olan bağımızın nasıl her an sömürülebildiğini düşünmeden edemedim.
“Ben cahilim ben, ben madene hiç girmedim!”




- Alanda pek çok polis ve jandarma vardı doğal olarak. Polislerin çoğu Soma dışından gelen insanları "ortalığı karıştırmakla" itham ediyorlardı. Nitekim 15 Mayıs günü Abdullah Gül’ün gelişi nedeniyle alınan güvenlik tedbirleri yüzünden adım başı karşımıza çıkan Çevik Kuvvetlerden biri, yukarıdaki videoda yaşananları “Dün akşam burada ortalığı karıştıran tipler vardı” diye niteledi. Böylece hem polis hem de her kademeden yandaşlar olayın kaza değil, cinayet olduğunun gerçek olmadığını, "algı ve/veya yorum" olduğu düşüncesini yaymaya çalıştı. Aynı gayret, sokaklara dökülen binlerce kişiyi de hedef alıyor tabii. Neticede sokağa çıkan insanların Soma halkı nezdinde ülkeyi karıştırdığı düşüncesi yaratılmak isteniyor. 
“Ben yanmışım! Türkiye yandı!”



Göz göre göre yaşanan bu facianın altından günbegün iğrenç gerçekler çıkıyor, çıkacak da. Tam da bu nedenle suratına "Katil!" diye bağırılan Başbakan vatandaşı yumrukluyor, korumaları dövüyor, müşaviri tekmeliyor, polisi gaza boğuyor. Gerçeği öğrenebileceğimiz tek yer yine acılı aileler. Onlar bize ulaşamaz fakat bizim bilfiil orada olmamız, olamıyorsak da gözümüzü kulağımızı oraya vermemiz gerek. 

Kınık'a, Kırkağaç'a, Savaştepe'ye gidip güven tesis ederek rüşvet ya da tehdit olup olmadığını, cenazelerini alıp almadıklarını öğrenmek ve bunları tek bir ağızdan değil, pek çok kişiyle konuşarak doğrulamak en doğrusu olacak. Çünkü maden ocağı vatandaşın girmediği, çalışmaların gizlendiği bir OHAL bölgesine dönüştürülüyor.



19 Ocak 2014 Pazar

Dışarı

“Senden iyi anne olur.”
İlk defa duymuyordum bunu. Ama bu defa başkaydı.

Daha önce çeşitli ağızlardan, farklı zamanlarda, sıfatları birbirinden farklı insanlar tarafından söylenmişti. Beni bir çocukla konuşurken, bir köpeği severken gördüğünde ya da zatıma karşı işlediği bir hatanın akabinde şefkatim ve affetmeye meyyal oluşuma tanık ve muhatap olduğunda çıktı bu cümle o ağızlardan. Hepsinin de kendince bir temellendirmesi vardı: anaçlık, merhamet, anlayış, sevgi doluluk. Ne güzel, ne mutlu bana. Doğruluk payı üzerine çok düşündüm, ancak bu başka bir hikâye, başka bir zaman anlatılmalı.

Evet, ilk defa duymuyordum. Ama bu defa başkaydı. O an gelişen bir tanıklığın, bir müteşekkir halin yol açtığı bir tespitten çok daha fazlasıydı. Belli ki varoluşum, ben, kelimelerim, yaklaşımım bir bütün olarak onun zihnini meşgul etmiştim. Yoksa o kanepede kendimizi tembelliğe bırakmış, hiçbir şey düşünmemenin ve susmanın tadını çıkarırken, etrafta ne bir bebek, ne bir köpek ne de bir hata varken, öylesine, tam da öylesine kanepede oturan iki insanın ne söyleyeceği ne de duyacağı cümle bu olabilir miydi? Bilemiyorum… belki de en güzeli, en gerçeği ortada bir neden, tetikleyici bir neden yokken sarf edilen o cümlelerin söyledikleriydi. Tek başına bile bu güzeldi benim için. Nedensiz oluşu… yine de sormadan edemedim:

“Bunu söyleten ne?”

“İnsanı tanıyorsun sen, canlı’yı tanıyorsun. İnsan olmak ne demek, biliyorsun.”
Mutluydum, kendi hesabıma doğruluk payı vardı bu cümlenin ve insanı tanıma’nın bana nelere mal olduğunu düşünmeden de mutlu olabiliyordum. Ama sonrasında söylediği şu cümle o günden beri yüreğimi sızlatıyor. Hatta öyle ki, bazen aklıma geldikçe başka şeyler düşünüp uzaklaştırıyorum kendimden.

“Ama üzerler onu. Dışarıda üzülür çocuğun.”

Biraz ağladım. Biraz ağlamak ile kendini tutmak arasında doğrudan bir ilişki var, yoksa bastıran o ağlama hali hiçbir zaman biraz olmuyor. Ben de kendimi tutabildiğim için biraz ağladım. O bir şey söylemedi; ya anladı ya da beni kendi halime bıraktı. Beni ağlatanın kendisi olmadığını bilecek kadar tanıyor beni.


"Ama üzerler onu. Dışarıda üzülür çocuğun.”

Dışarı. Dış. Dışarıdakiler. Onlar. Dünya.
Hayatım boyunca nefret ettiğim, nefret edeceğim, kaçacağım, reddedeceğim o malûm, o mel’un dışarı. Dışarı neresidir? Dışarıda kimler yaşar? Dışarı nasıl bir yerdir?

İşte size dışarı’nın insanları:

1. Kasiyer:
Marketteyim. Alışverişimi tamamladım, kasada bekliyorum. Yan kasada bir kadın üçyüz yıllık alışverişini tamamladı, adresini ve poşetlerini bırakıp gitti. Anladım ki marketin eve götürme hizmeti de var. Kadının hemen ardından, kıçından ter damlayan, ayakta duracak hali kalmamış, gençten biri girdi markete. Kasiyer, poşetleri gösterdi ona. “Biraz soluklanayım, götüreceğim.” Ben hâlâ sıradayım, gözüm orada. Kasiyer, “Hayırdır?” dedi, “Ne bu hal?” Taşıyıcı isyanlarda. “Anasını satayım, bilmem kaç katlı apartmanın yedinci katında oturuyor kadın, otuz sekiz numarada. Asansör de arızalıymış. Bir dünya da poşet. Üç posta indim çıktım, öldüm valla.” Fena tabi. Bu arada sıram geldi, aldıklarımı poşetliyorum. Benim bulunduğum kasadaki kasiyer kız bir an kalakaldı. Gözlerini kırpıştırdı, kaşlarını çattı. Hangi kısmı idrak etmekte zorlanıyor acaba, meraklardayım.

“Şimdi bi’ saniye… yedinci kaaat, otuz sekiz numa… şimdi... Her katta kaç daire var ki?”
Gülelim mi? Gülen var mı? Şaşıran? Üzülen var mı? Sinirlenen?
Üzülmekle sinirlenmek, şaşırmakla acımak arası haller… madem diyorum, ağzını açıp bir cümle kuracaksın, biraz mutasarrıf ol, öyle saçma sapan cümlelerle vakit kaybetme, nefes tüketme. Benim de canımı sıkma. Ulan herif ölüyor, takıldığın şeye bak.

İşte size bir dışarı insanı. Benim reddettiğim, gördüğüm zaman kaçtığım bir dışarı insanı. (Belki o kız birileri için mutluluk kaynağı olmuştur, belki çok yardımsever ya da dürüst biridir, konu bu değil. İzaha gerek var mı?)

2. Vapur yolcusu kadın:
İkimiz de vapurdayız. İkimiz de simit seviyoruz. İkimiz de martılara simit atıyoruz. Güzergâh, beslenme alışkanlıkları ve eylemdeki bu ortaklıklar bizi nereye kadar birleştirir, nerede ayırır? Yöntem ve niyet söz konusu olduğunda. Simidi havaya atıyor, martılar kapınca mutlu oluyor. Arada sırada da atmıyor, eliyle uzatıyor, martı elinden alınca bildiğin coşuyor. Bana yine yavaştan geliyorlar. Gözü üzerimde. Simit parçalarını olduğu gibi denize atan beni izliyor. Ne düşündüğünü tahmin ediyorum, derken düşündüğüm şey geliyor: “Uzatınca gelip kapıyorlar, öyle yapsanıza!” Şimdi… ben insan bozmaktan hoşlanmam. Zevk almam bundan. O anda da zevk almadım. Ama o da bana başka bir seçenek bırakmamıştı. “Ben sirkleri sevmem.” Anlamış olmalı. Yüz ifadesi ilk anda tam tersini söylese de ben bütün küstahlığımla arkamı dönüp içeri girmiştim, sonradan ne düşündü bilemiyorum.

Peki o kadını dışarı insanı yapan ne? O da martıları besliyor, martıların karnı onun sayesinde de doyuyor. Sonuçta hayvanlar rızkının peşinde. Martı açısından daha yorucu bir beslenme hali mi bilemiyorum, öyle olduğunu varsayıyorum. Ama peşinde olduğum şey tam olarak bu da değil. Simidini martıyla paylaşma halini bir sirk gösterisine dönüştürme durumu bu. Öncelikler meselesi. Esas olan bir hayvanı beslemek değil burada. Eylem saf değil. Bunu yapan insan, akşam eve gittiğinde “Ben bugün martıları besledim” demesin. “Ben bugün martıları besleme aracılığıyla kendimi eğlendirdim” desin. Ama eve gittiğinde desin, bana demesin. Üzülüyorum ben.

3. Meslektaş:
İşim gereği bazı –görece ünlü– yazarların yazdıkları kitapların basıma hazırlanması esnasında mutfakta bulunuyorum. Bir gün Galata’da dolaşırken, birkaç hafta önce kitabının basıma gitmesine katkıda bulunduğum bir yazarı gördüm. Durdum, uzaktan izlemeye başladım. Kitabını sevmiştim, bakışını sevmiştim. Onu izlemek güzeldi, çünkü anladığım kadarıyla o da izliyordu. Topluyor, filtreliyor, mayalıyordu. Bir süre ben onun, o dünyanın ajanlığını yaptıktan sonra ayrıldım oradan. Bunu meslektaşlarımdan birine anlattım sonra. Onu gözlediğimden ve bir sonraki kitabında o Galata akşamının izlerini bulabilme ihtimalimin yüzdesinden bahsettim. “Gidip tanışsaydın ya?” dedi. Pek anlamadım. “Neden ki?” Nedeni basitti. “Senin de emeğin var, kendini gösterseydin.” Kendini göstermek. Anahtar kelime. Kadraja girmek. Ben de buradayım, hey! Hadi bana teşekkür et, beni gör, beni önemse! Bensiz eksik kalırdın, bunu bil! Bir kitap yazmış olabilirsin ama tek başına yaptın zannetme, işte kanıtı: ben!

Meslektaşımın karakteri üzerine tahlillere girme gereği duymuyorum, mevzu bu değil. Ama yine de hakkını teslim etmek adına, bu hikâyede anlatılandan ibaret biri de değildir. Ama işte… anlaşılamamanın acısı, bakış açısının bendeki karşılığının sevimsizliği… belki de hastayım ben, tahlil yeteneğim hasta.

4. Kuzen:

Bir aile toplantısı. Bitkisel bir hayat süren, bundan mütevellit kendisini hıyar olarak adlandırabileceğimiz kuzen de gelmiş. Ben fotoğraf makinemi getirdim. Amaç ortada. Söz konusu makine ne profesyonel, ne amatör. Dijital slr. Hıyar, makineyi inceliyor. Ben de onu ve ondan cacık olabilme ihtimalini. Ve hıyar konuştu: “Sen bu makineyi nasıl aldın?” Bir hıyara göre ustaca ve fazla incelikli bir hakaret. Ama hakaret ettiğinin farkında olmadığı hesaba katılırsa tam da ona özgü bir cümle. Katıksız bir dışarı insanı. Ne adab-ı muaşeret, ne terbiye, ne ahlak, ne de zekâdan nasibini almış. Kifayetsiz nasipsiz. Ne desem boş. Bırakın bir başka dili, Türkçeyi bile bilmiyor, ama sorusuna cevaben “Zor olmadı, bir blowjob’a bakar” desem onu anlar işte. Hıyar.



Örnekler çoğaltılabilir. Çember genişletilebilir. Dışarı oldukça geniş ve kalabalık bir alan çünkü.

Şimdi başa döneyim. Bir çocuğum yok. Olmayan ve belki de hiç olmayacak olan o çocuğu çok seviyorum. Aşkla seviyorum. Ama onu dışarı’nın üzeceği fikri beni kahrediyor. Dışarı böyle bir yer. Ve o bundan kaçamayacak. Ben onun yanında olamayacağım, onu koruyamayacağım. Ona dışarı’yı anlatsam, cephanesini hazırlasam… olmuyor, kaçış yok. Bilemiyorum, belki de tam bir dışarı insanı olacak o da. Belki ben de başkaları için dışarı insanı oldum. Olmuşumdur. Ama gayretim dikkate alınsın lütfen. Böyle böyle ölecek bendeki dışarı insanı.

Bir dışarı var, kötü kokan bir yer orası, hırpalayan bir yer. Keşke içimde biraz öfke olsa. Ama daha çok üzüyor.

Bir dışarı varken ve ondan kaçmak mümkün değilken anne olmak beni tek başına kötü bir anne yapmaya yeter diye düşünmeden edemiyorum. Hayatın ta kendisi dedikleri, o malum, mel’un dışarı.



by ~JeanFrancois
http://www.deviantart.com/print/117839/

21 Kasım 2013 Perşembe

Berkin, Güzel Çocuğum

Biliyor musun, bazı insanlar gözleri açık, ağızları açık, elleri çalışkan, ayakları yorgun da olsa uyuyorlar. Ve biliyor musun, senin uykun bile onların uyanıklığından daha diri. Sen uyandığında güzel çocuğum, ayılacağız hepimiz. Sen uyanacaksın ya, uyumak zor gelecek bütün gözlere.
Berkin, güzel çocuğum…
İçinde uyumayan bir sen var, biliyorum. Belki sesi cılız çıkıyor. Ama onu dinle Berkinim. O ses, şanını küçüklüğünden alan bir kıymık gücünde. O ses hiç vazgeçmiyor. Çünkü ben, sen, onlar, onların içindeki ben, anayasa, kutsal kitaplar, ananeler, anneanneler, hayat bilgisi dersi kitapları, sınıf başkanları, atasözü ve deyimler sözlüğü, fizik, biyoloji kuralları hep aynı şeyi söylüyor: Uyan.Uyan, yalnız değilsin. Uyan, bekleyenlerin var. Uyan, iki lafımızdan biri sensin. Uyan, özledik gülüşünü. Uyan, mahmurluğundan öpelim. Uyan, hayat mücadele ister. Uyan konuş; uyan sus… Sen yeter ki uyan.
Berkin, güzel çocuğum…
Dedim ya, uyuyarak yaşayan insanlar var. Belki inanmayacaksın bana, anlamayacaksın, nasıl olabilir diye… Sen bir gün uyanacaksın, biliyorum. Ve sen uyandığında dünyanın bütün uyuyanları uyanacak. Ama demiyorum ki, gel bizi uyandır. Demiyorum perdemizi açan ol, ışığı içeri sen buyur et. Sen sadece uyan. Uyanışın hepimizin uyanışı olacak, sadece bunu müjdeliyorum sana.
Güzel çocuk, masum çocuk… Saklanmış kahkahalar var. Ertelenmiş kucaklaşmalar. Harcanmamış sevinç gözyaşları. Bir habere bakıyor hepsi. Bir an gelecek, “Berkin uyandı!” diyecekler. Gör bak o zaman… O güne sakladığımız kahkahalarla, coşkumuzla, çığlıklarımızla kucaklayacağız her şeyi, adı uyanış olan ne varsa. Uzun sürmüş bütün uykuların bittiği an olacak gözkapaklarının aralandığı o saniye. “Anne…” diyeceksin belki, belki de su isteyeceksin. Dinç ve dinlenmiş, belki de daha yorgun, sesin çatallı, başın biraz ağırlaşmış… Kaldığın yerden devam edeceksin. Kaldığın yerde binlerce ‘abin’ ve ablan, annen ve baban, dostun ve kardeşin seninle devam edecek. Şair demiş ya hani, “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diye. Sen uyanacaksın ve hiçbir şair bu kadar haklı çıkmayacak.
Bir yeryüzü kahvaltısı bekliyor olacak seni.
Berkin, güzel çocuğum…
Uyanışın uzun olsun uykundan. Gereğinden fazla sürmüş bir uykunun acısını çıkarırcasına yaşa. Sen bir yola çık, yoldaş olacak çok insan var. Yüklerin olsun yaşarken, taşıyacak çok insan. Âşık ol, dinleyecek çok dostun. Sen yalnız değilsin Berkinim, uyanmaktan hiç korkma.
Bir neden mi istiyorsun yoksa uyanmak için? Hakkın var güzel kardeşim.
Öyleyse söz sana: Fırından ekmek almaya giderken derin uykulara dalan çocukların ülkesi olmayacak burası.
Bir daha olmayacak.


8 Ekim 2013 Salı

Leyla neden böyle?

İçimde, av peşindeki bir sivrisinek sürüsünün çıkardığı sinir bozucu gürültüye denk bir cenk var. Oysa ordular birer kişiden ibaret, üstelik sadece biri bağırıyor. Diğeri uyumakta.

İçimde uyuyan biri var. Cesametli ve inatçı. Mağarasında kendine kurban edilecek âdemoğlunu bekleyen bir dev kibrinde. Onun yanında pire minikliğinde bir ben daha. Uyumayan, uyutmak istemeyen. Şanını küçüklüğünden alan bir kıymık gücünde. Rahat vermiyor, ele gelmiyor, kaçı(nı)lmaz.

İşte bu ikisinin cenkleşmeleri, cılız ben’den ziyade devin, uykusunun derinliğine yüzyıllık bir atalet sığdırışının gürültüsüyle inletiyor ovalarımı. Ben hangisiyim? Her ikisi de. Kendisini benimseyememiş iki yarım ruh. Uyuyan uyurken yoruluyor, uyandırmak isteyense çıkmayan sesinden. Ne kadar kendimi o zayıf seste hemhâl etmeye çalışsam da dev her seferinde bir iç çekiş derine daha iniyor. Ve uykusu bir esneme gibi bulaşıcı; sonsuz bir esneme. 


Uyan, yalnız değilsin. Uyan, sorumlulukların var. Uyan, hayat mücadele ister. Uyan, kendini geliştir. Uyan konuş; uyan sus...

“İyi ki öleceğim,” diyor insan, “ya ölümsüz olsaydım…” İyi ki öleceğim –bir insanım ben, bir olamamış–, iyi ki öleceğim.

Yine de bir ölüm unutkanlığı içinde yaşıyorum. Ölüm yokmuş gibi, sahiplenmeden hayatımı. Dün yok, yarın muamma. Bugün ise parça parça. Ben, Leyla, neden böyle?

Çocukluğumu hatırlamaya çalışıyorum. Fotoğraflar histen yoksun; tanıdık insanların, hiç görmediğim kıyafetler içinde, hiç görmediğim mekânlarda çekilmiş fotoğrafları gibi. İçinde benim olduklarım da pek farklı değil. O fotoğrafı çektirmiş olmam şaşırtmıyor beni sadece. “Ben bunu ne zaman çektirdim?” hayreti olmadan, duygudan ziyade bilgiye aşinalık.


Hikâyeler daha uzağa düşüyor. Hepsi başkasının başına gelmiş gibi. Kendimi dondurulmuş görüntülerin şekilsiz biraradalığında görüyorum. Zaman zaman masa hizasında, zaman zaman yanağım halıda, zaman zaman gözümün önünde uçuşan bir sabun köpüğünün aksinde ya da yeni ayakkabılarımı vitrinlerden izleyerek yürürken. Konuştuğumu hiç hatırlamıyorum örneğin. Bir dilsizin kâbusu kadar sessiz. Çocukluğum askerlik anıları gibi konsantre. Birkaç komik, ilginç, absürd anılar antolojisi. Okunmuş da olabilir, duyulmuş da. Başkasının da olabilir. Benim olmayabilir. “Küçük Leyla’nın Maceraları” isimli, her biri münferit bölümlerden oluşan, devamlılığın yerlerde süründüğü bir dizi film. 
Reyting magmada. 

25 Ağustos 2013 Pazar

Yürünen onca çetin yoldan sonra bi kerecik, gerçekle yüzleştikten, ona göğüs germeye hazırken bi kerecik, biraz olsun büyümüş, hamuru en içinden biraz daha pişmiş, biraz aklı ermeye başlamışken bi kerecik...
Bir düğüm daha çözülmüş, elimde artık düğümsüz bir ip varken bi kerecik, bi kerecik olsun inandım.
Tamamlandığıma.
Ah ne kadar hafiftim, ne kadar telaşsız, ne kadar sakin. Düğümsüz.

Biz seninle karşılıklı o yumakla çile dolayacaktık. Zincir çekecektik ince tığla. Kenar süsü yapacaktık.
Ben sana kışın kazak, atkı örecektim. Makinede çekecekti bazen, karşılıklı sündürüp eski haline getirecektik. Artanından kedilere oyuncak yapacaktık.
Takılacaktın bir yerlere, ilmiğin atacaktı. Ben dikecektim kedilerden gizli yumaktan çalıp.
Çamaşırlar serecektik üstüne, inadına terimiz kokacaktı en temizi.
Bağlanacaktık, çözülecektik, gidecektik uzaklara. Dönerken kaybolmamak için bir ucu terliklerimize bağlı olacaktı ayakkabılıktaki.
Çay sallayacaktık ucunda. Her bedduamızda çaydanlık gururlanacaktı mutfakta. Özür dileyecektik demlendikçe.
Uçurtma uçuracaktık ipimizle; Şakran Cezaevi
nin önünde, Elif ve çocuklar için.
İspalyamız olacaktık birbirimizin, dallarımıza bağlanacaktık. Bazen sarılmak için bile önce tutunmak gerekecekti, tutacaktık.
Parmaklarıma dolayıp karışık bir şekille gelecektim karşına. Zor bir yanıtı olacaktı. Daha zoruyla cevap verecektin. Bilemeyecektim, utanacaktım. Sarılacaktın o zaman, 
İp olmadan soru da olmaz, üzülme diyecektin.
Yarışacaktık 100e kadar ip atlamada, bir ucunu kapı koluna bağlayarak. Hep kapı kazanacaktı.
Üşenecektik bazen karnımızı doyurmaya bile, sepeti sallayacaktık hepi topu bir ekmek üç yumurta için. Kıçımızı ancak veresiyede kaldıracaktık, yoksa ayıp olacaktı bakkala. Para bozacaktı bizi sevgilim, tembelleşecektik.

İnceldiği yerden kopacaktı ip, bölünecekti.
İpler gerilecekti sonra; sessiz kahvaltı, tatsız çay, atkısız kış. Ne sen üşü, ne benim ağzımın tadı bozulsun, ha babam düğümleyecektik.
Bir gün gelecek, elimizde düğüm düğüm olmuş bir ipin ucunu ararken buluşacaktık ortada. Ve her düğümde, yine de, yine de seni sevecektim.

Biliyorum, böyle olacaktı. Çünkü hayatımın şu bitmeyen anında, şu kocaman noktada, elimde çelik gibi sağlam bir iple yazıyorum bunları.
Sensizliğin kırbacı. 

İpin ucundayım. Mutsuzluğun ucundayım.

21 Mayıs 2013 Salı

Kamusal alanda ağlayan kadın'ın cinsiyetler üzerindeki etkisi



Yakın zamanda yaşadığım acı kayıp üzerine, bedenimin ve kalbimin keder karşısında verdiği alışılmışın dışında tepkiler beni hem gafil avlamakta, hem şaşırtmakta, hem de her şeye rağmen durmayan zihnimi (iyi mi, kötü mü, bilemiyorum) sosyal tespitlerde bulunmaya itmektedir. Bunlardan en önemlisi ve üzerine düşünmeme neden olan durum, aniden bastıran ağlama nöbetleri. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu ağlama nöbetlerini, bir tür sosyal tespit konusu haline getiren mecra ise kamusal alanda yaşanmaları.

Son birkaç günde yaşadığım bu tecrübe, kamusal alanda ağlayan kadın karşısında erkek ve kadının tepkilerinin belirgin farklılıklar taşıdığını gösterdi. Her iki cinsiyetin de kendi içinde ortak yönleri bulunan bu tepkiler, konu cinsiyetlerarası bir değerlendirme olduğunda birbirinden neredeyse tamamen ayrılıyor. 

Aşağıdaki değerlendirmeye geçmeden önce belirtilmelidir ki söz konusu ağlama, hıçkırıklara boğulmak şeklinde değil, usul usul ama saklanamayacak kadar da yoğun olarak tanımlanabilir. 

Kadın: 
Kamusal alanda ağlayan kadın karşısında bir kadının tepkisi istisnasız olarak iletişime geçmekten yana. Bu iletişim; bir mendil uzatmak, omza hafifçe ve şefkatle dokunmak ya da bizatihi konuşmak olabiliyor. Söz konusu alan eğer bir toplu taşıma aracıysa ağlayan kadın’ı gören birden fazla kadın olabiliyor ve ağlayan kadın’la iletişime geçme konusunda sessiz bir anlaşmayla kendi aralarında bir lider seçtiklerini düşündüren profesyonellikte davranıyorlar. Gözlerini ağlayan kadın’a dikmeden, ancak birilerinin onunla ilgilendiğine emin olma çabası içinde. Elbette ki bazı kadınlar, ağlayan hemcinslerini yalnız bırakmaktan ya da rahatsız etmemekten yana. Fakat belli ki bu düşünce, mendil uzatmaya ve şefkatli bir dokunuşa engel değil. Dolayısıyla bu kadınlar kümesi içinde, ağlayan kadın’ı yalnız bırakmaktan ya da onu rahatsız edeceğinden endişe duyan kadınlardan müteşekkil bir alt küme varsa da sonuç değişmiyor. Bir kadın mutlaka “yalnız değilsin” ya da “geçecektir” diyen o temasın üstlenicisi oluyor.

Erkek: 
Tecrübelerim erkeklerin, doğrudan ya da dolaylı herhangi bir temasta bulunmak konusunda aksi bir tutum içinde olduklarını gösterdi. Nedenlerine değinmeden önce ağlayan kadın karşısında takındıkları tutumu belirtmeye çalışacağım. Genel eğilim ağlayan kadın’ı fark ettiklerinde onu rahatsız etmemekten yana. Bazılarının beden dili, ne yapacaklarını bilemediklerini düşündürüyor. Hasbelkader göz göze gelinen anlarda, erkeklerin bakışındaki merhamet aşikâr. Ancak ya gerçekten ne yapacaklarına dair bir tecrübeden yoksun olduklarından ya da “ağlama” eylemi daha ziyade kadınla kol kola yürüdüğünden, bu durum karşısında müdahil olmamaya çalışıyorlar. Nedenlerine gelince: tahminlerim, kadının bir diğer kadına doğrudan teması bir özgürlük sorunu değilken erkeğin kadın bedenine dokunmasının alt metninin, onu bu özgürlükten mahrum ettiği yönünde. Çünkü söz konusu özgürlük, erkek ve kadın arasında tarih boyunca bir suiistimal tehdidini de içinde barındırıyor. Erkek de şefkatle uzatacağı yabancı elini, ağlayan kadın tarafından tacizci bir el olarak algılanması şüphesiyle cebinde tutuyor. Bir diğer faktör ise seyirci varlığı. Eğer ağlayan kadın bir taksi müşterisi ise, dolayısıyla ortamda erkek ile ağlayan kadın’dan başkası yoksa erkek onun derdini sormaktan ve kendi tecrübeleri ışığında yardımcı olmaktan çekinmiyor. Hiçbir şey yapamıyorsa, “fullediği” deponun ödülü olarak verilen mendillerden uzatıyor: “Halini görüyorum, istersen dinlerim de, ama sormam.” ancak başka insanların olduğu bir mecliste bu görevi ya diğer kadınlara devrediyor ya da seyirci faktörü, yanlış anlaşılma ve neticede rezil olma ihtimalinin, ağlayan kadın’ı teselli etme isteğine baskın çıkmasına neden oluyor. 

Ağlamak, tek başına bile erkeklerden esirgenen bir eylemken, kamusal alanda ağlayan bir erkek görmek enderden de ender bir durum. Hal böyleyken kamusal alanda ağlayan erkeğin meselesi daima ya ölüme ya da o minvalde derin bir kedere işaret ediyor. Tersi durumun işaret ettiği anlam ise, yani kamusal alanda ağlayan kadın’ın meselesi, sevgiliyle yapılan bir kavgadan ya da ayrılıktan ölüme kadar uzanabilir. Ama her durumda sanıyorum ilk akla gelen asla ölüm olmaz. (Burada, en başta belirttiğim, ağlama halinden kastedilen derecenin hatırlatılması icap ediyor.) Kamusal alanda -sokakta, toplu taşıma aracında, takside, pazaryerinde- ağlayan bir erkek görmediğim için, onun karşısında takınılacak tavrın cinsiyetlerarası farkını bilemiyorum. Ama tahminlerim, erkeklerin, ağlayan erkek’in omzuna kolunu atmakla başlayacak bir hasbıhali gösteriyor.

Bu konu ve bu konunun işaret ettiği çevre konular elbette ki tartışmaya ve üzerine eklemeler yapılmaya muhtaç. Yukarıdaki düşünceler, kabaca ele alınmış bir tecrübeler silsilesi olarak değerlendirilirse haksızlık edilmiş olmaz. 

Naçizane varlığım sakince selamlar sizi.

21 Mart 2012, İstanbul