civar köyler

21 Mayıs 2014 Çarşamba


Bir ayrıntı esasen ama sık sık karşıma çıktığı için ne düşündüğümü buradan belirteyim. Özellikle bugün* ve geçmiş günlerde Ali İsmail için söylenen/paylaşılan bir şarkı haline geldi “Ali”. Hani Sezen Aksu’nun ve son dönemde Ceylân Ertem’in söylediği.

“Söğüt boyunca büyüttüğü" yâri “kendini başka ellere verince” öldürmek için pusuya yatan, ama kurşunu “kahpeye” değil de kendine sıkan Ali, Ali İsmail Korkmaz değildir. Ali İsmail’i anacağımız şarkı bu değildir. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Alisi, daha çok kadın cinayetlerine konu olan, “başka bir erkekle ilişkisi olduğunu öğrendim, öldürdüm” diyen Ali'dir benim nazarımda.

Sezen Aksu’nun, Ali Kocatepe’nin, Ceylân Ertem’in, şiirin bu karanlık tarafını görmemize engel olan büyü yok sayılamaz. Ama dediğim gibi, büyüdür. Gerçek benim için karanlıkta sırıtandır.

Ceylân Ertem yorumu için ♫♫

* 3 Şubat 2014. Ali İsmail'in Kayseri Adliye'sinde görülen dava günü.

Işıklı maden işçisi silueti aslında neyi anlatıyor?




Soma'ya dair izlenimlerimdir. 14 Mayıs akşamından 15 Mayıs öğleden sonrasına kadar geçen zamanı kapsıyor.

- Konuştuğum işçilerin bazıları sessiz kalmakla konuşmak arasında gidip geliyordu. Onların böyle ikilemde kalmasının nedeni ise şirketin devam edip etmeyeceğini bilmemeleri ve yaşadıkları faciayı idrak etmekte zorlanmalarından kaynaklanan bir "yarın" muamması. Şirket varlığına devam edecekse ne yapacaklar? İşçilerin bugüne dair duydukları öfke ve üzüntü geleceklerine dair duydukları endişeye karışıyor. Çoğu aynı şeyi söylüyor: "Evde çocuklarımız var..." 
Madencilikten başka hiçbir istihdam alanı olmayan, maden işçiliğine mahkûm edilmiş Soma'nın sokak süsleri bile ışıklı maden işçisi silueti. İlçeye bu şekilde bir kimlik kazandırmaya çalışılmış, fakat yönetimin/iktidarın adeta gurur nişanesi gibi taşıdığı bu doğal kaynak, özünde orada yaşayan herkesin taşerona, ölüme ve hastalığa mahkûmiyetini simgeliyor. 







- Benim bulunduğum saatlerde yapılan çalışma, kurtarma değil aramaydı artık. Ailelerin pek çoğu hastaneye gönderilmişti, çünkü onlara tespitin orada yapılacağı, hastanede beklemeleri söylendi.

- Sürekli bir hareket vardı ocakta. Tahlisiye olarak bilinen, cenazeleri çıkaracak olan ekibin içeri girebilmesi için öncelikle içerideki karbonmonoksidin dışarı çıkarılması gerekiyordu ve bu zehirli gaz tahliyesi bütün gece ve gündüz devam etti. Bir ara, gece, tünele doğru koşturan işçileri gördüğümüzde tahlisiye ekibinin artık içeri girecek durumda olduğunu düşündük. Bekleyen işçilerden birine sorduğumuzda, "Zehirli gazın başka noktalardan çıkmaması için hava kapaklarını kapatmaya gidiyorlar, bu ekibin görevi o" dedi. Bu da ocaktaki çalışmanın aslında nasıl meşakkatli ve iptidai şartlarda ilerlediğinin göstergelerinden. 

- Yangını söndürmek için kurdukları baraj sisteminde yanan bölgelere kül ve su karışımı gönderiyorlar. Bu da betonlaşmaya neden oluyor. Benim ve orada olan diğer arkadaşlarımın işçilere sorduğu "Bu betonlaşma cenazelerin orada kalacakları anlamına mı geliyor?" sorusuna hepsi hayır yanıtını veriyor. "Betonlaşma olduğu doğru, fakat biz külü yanan bölgelere hortumlarla, boşluklar bırakarak veriyoruz. Bir bölgeyi tamamen kapatmıyoruz. Yangını oraya hapsediyoruz" şeklinde açıkladılar. 

- Aşağıda kalan işçilerin sayısı orada da muhtelif. Kırkağaç soğuk hava tesisinde en az 300 cansız beden olduğunu pek çok madenciden duydum. Biri oradan yeni gelmişti. 

- Arama-kurtarma ekipleri yerin altına inmiyor. O konuda uzman değillermiş. Tünele inenler yine maden işçileri. Arama-kurtarma ekipleri onlara yardım ediyor. Bir işçi bu durumu şöyle anlattı: "Enkaz çalışmasını iyi bildiğimiz için Van depreminde gönüllü gitmiştik. Fakat biz de orada yardımcı durumdaydık. Onlar da şimdi burada bize yardım ediyor, çünkü madeni en iyi biz biliyoruz."

- Soma dışından gelen insanlara karşı tepkili olanlar vardı. Ki gelenlerin hepsi Somalılarla dayanışma içinde olmak; ya doktor, avukat gibi uzmanlıkları doğrultusunda ya da yalnız olmadıklarını göstermek ve doğru bilgiye ulaşmak/aktarmak için gelen gönüllü insanlar. Tepkilerin tek muhatabının, kâr için insanı harcayan sermaye ve iktidar sahipleri olması gerektiğini düşünebiliriz. Fakat gördüğüm kadarıyla işler pek öyle yürümüyor. Madenin altında kalan işçilerin gerçek sayısının kaç olduğundan tutun da gönüllülerin oradaki fonksiyonlarına kadar her şey tartışma konusu olabiliyor. Tıpkı, çizmesinin sedyeyi kirleteceğini düşünen işçi kardeşim gibi, ağzından çıkacakların kaosa neden olacağını düşünen ya da yanındakini susturmaya çalışan işçiler de var. 
Söz konusu hararetli tartışmalardan biri 14 Mayıs gecesi yaşandı. İzmir’den gelen bir grup gönüllü üniversiteliden biri gördüklerini CNN Türk’e anlatırken “penguen haberciliği” akımını kaldığı yerden devam ettiren kanal, gönüllü arkadaşın anlattıkları üzerine canlı yayını kesmiş.
Yayında anlatamadıklarını oradaki bizlere anlatırken çıkan tartışmalar, o akşamki gergin havayı anlatmaya yeter sanıyorum. O ânı kaydederken gönüllü öğrenciye muhalefet eden işçilerin “neyin peşinde” olduklarından ziyade; yaşanan facianın, geride kalanlar üzerinde neler yarattığını, nasıl savrulduğumuzu ve hakikatle olan bağımızın nasıl her an sömürülebildiğini düşünmeden edemedim.
“Ben cahilim ben, ben madene hiç girmedim!”




- Alanda pek çok polis ve jandarma vardı doğal olarak. Polislerin çoğu Soma dışından gelen insanları "ortalığı karıştırmakla" itham ediyorlardı. Nitekim 15 Mayıs günü Abdullah Gül’ün gelişi nedeniyle alınan güvenlik tedbirleri yüzünden adım başı karşımıza çıkan Çevik Kuvvetlerden biri, yukarıdaki videoda yaşananları “Dün akşam burada ortalığı karıştıran tipler vardı” diye niteledi. Böylece hem polis hem de her kademeden yandaşlar olayın kaza değil, cinayet olduğunun gerçek olmadığını, "algı ve/veya yorum" olduğu düşüncesini yaymaya çalıştı. Aynı gayret, sokaklara dökülen binlerce kişiyi de hedef alıyor tabii. Neticede sokağa çıkan insanların Soma halkı nezdinde ülkeyi karıştırdığı düşüncesi yaratılmak isteniyor. 
“Ben yanmışım! Türkiye yandı!”



Göz göre göre yaşanan bu facianın altından günbegün iğrenç gerçekler çıkıyor, çıkacak da. Tam da bu nedenle suratına "Katil!" diye bağırılan Başbakan vatandaşı yumrukluyor, korumaları dövüyor, müşaviri tekmeliyor, polisi gaza boğuyor. Gerçeği öğrenebileceğimiz tek yer yine acılı aileler. Onlar bize ulaşamaz fakat bizim bilfiil orada olmamız, olamıyorsak da gözümüzü kulağımızı oraya vermemiz gerek. 

Kınık'a, Kırkağaç'a, Savaştepe'ye gidip güven tesis ederek rüşvet ya da tehdit olup olmadığını, cenazelerini alıp almadıklarını öğrenmek ve bunları tek bir ağızdan değil, pek çok kişiyle konuşarak doğrulamak en doğrusu olacak. Çünkü maden ocağı vatandaşın girmediği, çalışmaların gizlendiği bir OHAL bölgesine dönüştürülüyor.