
Soma'ya
dair izlenimlerimdir. 14 Mayıs akşamından 15 Mayıs öğleden sonrasına kadar
geçen zamanı kapsıyor.
- Konuştuğum işçilerin bazıları sessiz kalmakla
konuşmak arasında gidip geliyordu. Onların böyle ikilemde kalmasının nedeni ise
şirketin devam edip etmeyeceğini bilmemeleri ve yaşadıkları faciayı idrak
etmekte zorlanmalarından kaynaklanan bir "yarın" muamması. Şirket
varlığına devam edecekse ne yapacaklar? İşçilerin bugüne dair duydukları öfke ve
üzüntü geleceklerine dair duydukları endişeye karışıyor. Çoğu aynı şeyi
söylüyor: "Evde çocuklarımız var..."
Madencilikten başka hiçbir istihdam alanı olmayan,
maden işçiliğine mahkûm edilmiş Soma'nın sokak süsleri bile ışıklı maden işçisi
silueti. İlçeye bu şekilde bir kimlik kazandırmaya çalışılmış, fakat yönetimin/iktidarın
adeta gurur nişanesi gibi taşıdığı bu doğal kaynak, özünde orada yaşayan
herkesin taşerona, ölüme ve hastalığa mahkûmiyetini simgeliyor.

- Benim bulunduğum saatlerde yapılan çalışma,
kurtarma değil aramaydı artık. Ailelerin pek çoğu hastaneye gönderilmişti,
çünkü onlara tespitin orada yapılacağı, hastanede beklemeleri söylendi.
- Sürekli bir hareket vardı ocakta. Tahlisiye
olarak bilinen, cenazeleri çıkaracak olan ekibin içeri girebilmesi için
öncelikle içerideki karbonmonoksidin dışarı çıkarılması gerekiyordu ve bu
zehirli gaz tahliyesi bütün gece ve gündüz devam etti. Bir ara, gece, tünele
doğru koşturan işçileri gördüğümüzde tahlisiye ekibinin artık içeri girecek
durumda olduğunu düşündük. Bekleyen işçilerden birine sorduğumuzda, "Zehirli
gazın başka noktalardan çıkmaması için hava kapaklarını kapatmaya gidiyorlar,
bu ekibin görevi o" dedi. Bu da ocaktaki çalışmanın aslında nasıl
meşakkatli ve iptidai şartlarda ilerlediğinin göstergelerinden.
- Yangını söndürmek için kurdukları baraj
sisteminde yanan bölgelere kül ve su karışımı gönderiyorlar. Bu da betonlaşmaya
neden oluyor. Benim ve orada olan diğer arkadaşlarımın işçilere sorduğu
"Bu betonlaşma cenazelerin orada kalacakları anlamına mı geliyor?"
sorusuna hepsi hayır yanıtını veriyor. "Betonlaşma olduğu doğru, fakat biz
külü yanan bölgelere hortumlarla, boşluklar bırakarak veriyoruz. Bir bölgeyi
tamamen kapatmıyoruz. Yangını oraya hapsediyoruz" şeklinde açıkladılar.
- Aşağıda kalan işçilerin sayısı orada da muhtelif.
Kırkağaç soğuk hava tesisinde en az 300 cansız beden olduğunu pek çok
madenciden duydum. Biri oradan yeni gelmişti.
- Arama-kurtarma ekipleri yerin altına inmiyor. O
konuda uzman değillermiş. Tünele inenler yine maden işçileri. Arama-kurtarma
ekipleri onlara yardım ediyor. Bir işçi bu durumu şöyle anlattı: "Enkaz
çalışmasını iyi bildiğimiz için Van depreminde gönüllü gitmiştik. Fakat biz de
orada yardımcı durumdaydık. Onlar da şimdi burada bize yardım ediyor, çünkü
madeni en iyi biz biliyoruz."
- Soma dışından gelen insanlara karşı tepkili
olanlar vardı. Ki gelenlerin hepsi Somalılarla dayanışma içinde olmak; ya
doktor, avukat gibi uzmanlıkları doğrultusunda ya da yalnız olmadıklarını
göstermek ve doğru bilgiye ulaşmak/aktarmak için gelen gönüllü insanlar.
Tepkilerin tek muhatabının, kâr için insanı harcayan sermaye ve iktidar
sahipleri olması gerektiğini düşünebiliriz. Fakat gördüğüm kadarıyla işler pek
öyle yürümüyor. Madenin altında kalan işçilerin gerçek sayısının kaç olduğundan
tutun da gönüllülerin oradaki fonksiyonlarına kadar her şey tartışma konusu
olabiliyor. Tıpkı, çizmesinin sedyeyi kirleteceğini düşünen işçi kardeşim gibi,
ağzından çıkacakların kaosa neden olacağını düşünen ya da yanındakini
susturmaya çalışan işçiler de var.
Söz konusu hararetli tartışmalardan biri 14
Mayıs gecesi yaşandı. İzmir’den gelen bir grup gönüllü üniversiteliden biri
gördüklerini CNN Türk’e anlatırken “penguen haberciliği” akımını kaldığı yerden
devam ettiren kanal, gönüllü arkadaşın anlattıkları üzerine canlı yayını
kesmiş.
Yayında anlatamadıklarını oradaki bizlere
anlatırken çıkan tartışmalar, o akşamki gergin havayı anlatmaya yeter
sanıyorum. O ânı kaydederken gönüllü öğrenciye muhalefet eden işçilerin “neyin
peşinde” olduklarından ziyade; yaşanan facianın, geride kalanlar üzerinde
neler yarattığını, nasıl savrulduğumuzu ve hakikatle olan bağımızın nasıl her
an sömürülebildiğini düşünmeden edemedim.
“Ben cahilim ben, ben madene hiç
girmedim!”
- Alanda pek çok polis ve jandarma vardı doğal
olarak. Polislerin çoğu Soma dışından gelen insanları "ortalığı
karıştırmakla" itham ediyorlardı. Nitekim 15 Mayıs günü Abdullah Gül’ün
gelişi nedeniyle alınan güvenlik tedbirleri yüzünden adım başı karşımıza çıkan
Çevik Kuvvetlerden biri, yukarıdaki videoda yaşananları “Dün akşam burada
ortalığı karıştıran tipler vardı” diye niteledi. Böylece hem polis hem de her
kademeden yandaşlar olayın kaza değil, cinayet olduğunun gerçek olmadığını,
"algı ve/veya yorum" olduğu düşüncesini yaymaya çalıştı. Aynı gayret,
sokaklara dökülen binlerce kişiyi de hedef alıyor tabii. Neticede sokağa çıkan
insanların Soma halkı nezdinde ülkeyi karıştırdığı düşüncesi yaratılmak
isteniyor.
“Ben yanmışım! Türkiye yandı!”
Göz göre göre yaşanan bu facianın altından günbegün
iğrenç gerçekler çıkıyor, çıkacak da. Tam da bu nedenle suratına
"Katil!" diye bağırılan Başbakan vatandaşı yumrukluyor, korumaları
dövüyor, müşaviri tekmeliyor, polisi gaza boğuyor. Gerçeği öğrenebileceğimiz
tek yer yine acılı aileler. Onlar bize ulaşamaz fakat bizim bilfiil orada
olmamız, olamıyorsak da gözümüzü kulağımızı oraya vermemiz gerek.
Kınık'a, Kırkağaç'a, Savaştepe'ye gidip güven tesis
ederek rüşvet ya da tehdit olup olmadığını, cenazelerini alıp almadıklarını
öğrenmek ve bunları tek bir ağızdan değil, pek çok kişiyle konuşarak doğrulamak
en doğrusu olacak. Çünkü maden ocağı vatandaşın girmediği, çalışmaların
gizlendiği bir OHAL bölgesine dönüştürülüyor.