civar köyler

24 Mayıs 2012 Perşembe

Bates benzeşmesi


Bates benzeşmesi: Bates mimetizmi olarak da bilinir, biyolojide "taklitçi" denen zararsız ve savunmasız bir canlının, sadırganların hemen dikkatini çeken göz alıcı renklerle donanmış zararlı ya da tehlikeli bir canlıyı kendine "örnek" alarak taklit etmesine dayanan benzeşme biçimi. Böylece saldırgan hayvan çoğu kez savunmasız taklitçiyi, örnek canlı sanarak saldırmaktan kaçındığı için, taklitçi, saldırganlara yem olmaktan kurtulur.

 ...

Ankara Aydınlıkevler'in adıyla müsemma olduğu zamanlardı. Sokaklar geniş, ferah, karların çamura dönmediği günler. Hayatımın ilk yedi yılını geçirdiğim bu semtte, genelde bizim gibi orta direk aileler yaşardı. Tokalarım ve oyuncaklarımla uslu ve -literatürün söylediğinin aksine- paylaşmayı seven bir tek-çocuktum. Bir evin bir kızı. Pek konuşmaz, merakta bırakmaz, samimi ve sessiz, sessiz ve neşeli, neşeli ve çekingendim. İp atlar, kömürlükte macera arar, bazen yalnız, bazen arkadaşlarıyla apartman önünde dünyayı izlerdim. Aydınlıkevler İlkokulu’nun bahçesinde, altı yıllık hayat tecrübemizle ben ve arkadaşım Şirin, kol kola dolaşıp şarkı söylerdik. Önlüklerimiz siyahtı.

İkinci sınıfın sonuna geldiğimde Aydınlıkevler’den İncirli’ye taşındık. Bu yeni ev, kelimenin tam anlamıyla medeniyetin bittiği yerdi. Sokaktaki son apartmanda oturuyorduk. O apartmandan sonra gecekondular başlıyor ve nerede bittiği anlaşılmıyordu. Birbirini kesen ya da birbirine paralel giden sokakların yerini düzensiz aralar, çıkmaz sokaklar, duvarlarla birbirinden ayrılan gecekondu mahalleleri almıştı. Yeni bir okula yazılmıştım, ama yeni bir önlük alınmamıştı bana. Fakat bu yeni okulda önlükler maviydi. Ben kara bir nokta olarak göze batıyordum.

Aydınlıkevler’in sakin hayatından çıkıp gelmiş uslu bir kız olarak ben, vahşi bir dünyanın içine girdiğimi çok geçmeden anladım. Orada çocuklar, kız-erkek fark etmez, misket oynuyor, kavga ediyor, yol kesiyor, sigara içiyor, cam kırıyor, kırdıkları camlarla kollarını kesiyor, bu kesiklerin bıraktığı izler erkeklerin delikanlılığının, kızların hanımağalığının nişanesi oluyordu.

Tokalarım, pantolonlarım, Halley botlarım, yapbozlarım, kitaplarım ve gidonundaki pembe kurdeleleriyle Pinokyo bisikletim; onların asla ait olamayacakları bir sınıfın kodlarıydı ve bu sahip olduklarımla o imkânsız sınıfı yüzlerine vuruyor, onları öfkelendiriyor, beni bir düşman olarak görmelerine neden oluyordum. Bu malvarlığı onlarda asla bir imrenme ya da kıskanmaya neden olmuyor; değil “Benim olsun!” minvalinde bir diktatörü, “Benim olmayacaksa senin de olmayacak!” minvalinde Vandal bir ruhu besliyordu.

O mahallede çocukların başka tanrıları vardı. Bıyıklı, tespihli, göt cebinde çakı taşıyan abiler oğlanların, tığ işini bir trikotaj makinesi gibi kullanan ablalar sümüklü kızların tanrısıydı. Semai güç ise “AS 900”lerde gizliydi. En lüks arabanın Renault 9 olduğu Aydınlıkevler’in yanında İncirlili “bebeler” bir tek bu AS 900’lere ibadet eder, onların sahibi döşü kıllı amcaların çocukları mahallenin kralı olurdu.

Sırtımda 8 ton ağırlığındaki okul çantamla çamurlara bata çıka eve dönmeye çalıştığım her allahın günü yolum bir götoğlanı tarafından kesilir, üzerime köpekler salınır, çantam yerlere atılır, eteğim kaldırılır, saçım çekilir, adımla alay edilirdi. Bu manzaraya şahit olan diğerleri sadece seyreder, içten içe de rahatlarlardı. Gördüğüm kadarıyla bu yol kesenler hep erkekti, uzaktan seyredip gülenler de. Kızlar yolumu kesmiyor, ama beni kurtarmaya da gelmiyorlardı. Yine de diğer erkekler gibi gülmüyor, alay etmiyorlardı. Orada yaşayacaksam önce kızların arasına girmem gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

İlk günlerde korkudan altıma sıçtığım için dışarı hiç çıkmıyor, bisikletimin parça parça yok olmasını pencereden kederle izliyordum. "Pencere önü çiçeği" olarak geçirdiğim bu günlerde “onlar” hakkında pek çok şey öğrendim. Günün önemli bir vaktini orada burada demir parçası ya da teneke kutu aramakla geçiriyorlar, buldukları ganimeti de arka mahalledeki Hurdacı Topal’a götürüyorlar, ondan aldıkları üç-beş kuruşla ya tarak, ya oya ipi ya da sigara satın alıyorlardı. Bazen de erkekler kapı önünde konuşlanıp İbo’dan, Orhan ya da Müslüm Baba’dan, Cengiz Kurtoğlu’ndan şarkılar söylüyor, gelen geçen kızların memelerine bakıyor, AS 900’lerin lastiklerini tekmeliyorlardı.

Başımı yavaş yavaş kapıdan çıkarmaya başlamıştım. Sadece kapının önünde oturuyor, “oyun”larını izliyor, kuralları öğreniyordum. Bir hiç gibi giyiniyor, hiçliğimle kamufle oluyordum. Önce misket oyununu öğrendim. Toprağa bir üçgen çiziyorlar, “kemik”leri, “beşlik”leri sırayla atıyorlardı. İlginç bir şekilde benim de bir sürü misketim vardı. Tek fark, toprağa hiç değmeden, evdeki akvaryumun dibinde ölü taklidi yapmalarıydı. Ben de usul usul, adım adım karıştım aralarına. Her ânı hesaplıyor, oyuna birden dalmıyor, onlarla aramdaki mesafeyi sessizce kısaltıyordum. Zamanla ben de onlar gibi oynamaya, aralarında varlık göstermeye, kendimi onlara alıştırmaya başladım. Beni oyunda gördüklerinde artık garipsemiyor, yine de dışarı çıkarken bizim zile basıp beni de çağırma zahmetine girmiyorlardı. Misket oyunun bir parçası olmayı başarmıştım. Güce tepki verdiklerini ise uzun zaman önce öğrenmiştim. Sahip olduğum malvarlığım parayla edinilmiş olduğundan onlar için geçerliliği yoktu, ama gücü satın alamadığınız gibi, sizden daha güçlüsüyle karşılaşana kadar kaybetmezdiniz de. Onlar da bu mahallenin vahşi savanlarında doğmuş ve daima güçlü olmayı şiar edinmiş, onları bekleyen hayata karşı cephaneliklerini bu yönde doldurmuş olduklarından ben de onlarla aynı şekilde savaşmalı, bu dövüşü dengelemeliydim. Onlar sadece kendinden zayıf olanlardan nefret eder, kendilerini ezme gücü olanları severlerdi.

Sonunda kabul ettirdim kendimi. Zaman içinde tokalarım yerini paket lastiğine, pantolonlarım sünmüş penye pijamalara, Halley botlarım lastik ayakkabılara bıraktı. Oyunlarda kazanıyor, tığla on saniyede 50 zincir çekiyor, Küçük Ceylan’dan şarkılar söylüyor, “duda dadanıyor”, “lan oğlum”la başladığım cümleyi “gııı” ile bitirerek taçlandırıyordum. Hiçbirini sevmiyor, onlara muhtaç olduğum için her birinden ayrı ayrı nefret ediyordum. Dolayısıyla da her biriyle iyi geçiniyor, hava karardığı zaman onlar gibi kokuyor, sürüye dahil oluyordum. Sümüğümü koluma, çişimi yaprağa, Aydınlıkevler günlerimi siler gibi siliyordum.

Manyak gibi çalışıp bir yandan da üniversiteyi bitirmeye gayret eden annem bendeki değişimi görmüyor, gözünün önünde olmam ona yetiyordu. O mahallede onun da en az benim kadar zorlandığını biliyorum, ama en azından onun gün içinde kaçıp kendi gibi insanlarla çevrelendiği bir “daire” vardı.  İkimiz de her gün daireye gidiyor, onun pestilini oradakiler, benimkini mahalledeki veletler çıkarıyordu.

Bir akşam eve dönerken beni sokakta gördü annem. Çiçekli basma eteğin altına pijama giymiş, ayağında lastik ayakkabılar, ağzı yüzü kir içinde, saçı başı karman çorman kızını gördüğünde yüzüne yerleşen ifadeyi asla unutmam. Eve çağırdı beni. Gururum bin parça, peşinden girdim eve. Hiçbir şey söylemeden önce yıkadı beni, sonra anneannemle birlikte yemek yedik. Yatmamı istedi sonra, uykum olmasa da. Ben odaya girdikten sonra sesini duydum annemin. Sakin, endişeli ve kararlı.

“Anne, taşınıyoruz buradan.”

...

“Bir savunma davranışı olan bu benzeşmeyi, İngiliz doğabilimci Henry Walter Bates 1862'de tanımlamış ve savunmasız bir canlının soyunu sürdürebilmek için böyle bir yöntem geliştirmiş olması, Darwin'in doğal seçme kuramına destek sağlamıştır."

Kaynak: Ana Britannica, "Bates benzeşmesi" maddesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder